Kanal

Birkaç yıl önce Göcek’te, sabahın köründe, havuz gibi denize attığı oltaya vuran balon balığına şaşkın gözlerle baktığımızı gören yeğenim, heyecanla balığın bütün özelliklerini anlattı. Uzmanlık alanı bu. Bir bilim insanının kendi nesnesi hakkındaki popüler ilgiden —teknedeki hepimiz güvertede, etrafında toplaşmıştık, daha ne olsun— mest olmuş bir hali vardı.

Sonra sesine bir acı renk geldi. Öğrendik ki, balon balığı diğer balık türlerinin düşmanıymış. Ve kıyılarımızdaki popülasyonu da yükselmekteymiş. Esasen bizim denizlerimizin faunasında yeri yokken, Süveyş Kanalının açılmasıyla Doğu Akdeniz’e sızmış ve zamanla daha az sıcak olan denize uyum sağlayıp yayılmış —anlattıklarından benim hatırladığım böyle, hata varsa benim hafızamdadır.

Yaptığımız her işin öngöremeyeceğimiz neticeleri oluyor/olur. Mesele şu ki, yapmadığımız her işin de öngöremeyeceğimiz neticeleri var. Prensip olarak karşı olduğum şey, mevcut hale —ister ekolojik denge hali, ister sosyolojik ve/veya iktisadi statüko olsun— kutsal bir şeymiş, bozulursa/değişirse kıyamet kopacakmış gibi akıl yürütülmesi. Değişen bir dünyada yaşıyoruz. Değiştirdiğimiz bir dünyada…

Mevzuu Erdoğan’ın çılgın procesine getireceğim herhalde bellidir. Ve beni bilen biliyor, procelere, özellikle de çılgın olanlara da şiddetle muarızım. Kanal İstanbul, esasen, öyle itiraz edilmeyi hak edecek kadar bile manası olan bir şey değil. Ancak on yaşlarındaki bir çocuğun dâhice bulabileceği bir proje ve zaten şimdiye kadar da ancak on yaşlarındaki bir çocuğun çiziktireceği eskizlerle, ancak on yaşlarında bir çocuğun yapabileceği fizibiliteler görünümlü hesaplarla sunulmuş bir şey.

Türkiye’nin halini göz önünde bulunduracak olursak, fizibilitesi ancak on yaşındaki bir çocuğun aklıyla gerçekleştirilmiş olan budalaca bir şeyin yapımına başlanmayacağının garantisi de yok. Başlarlar mı, başlarlar yani. Bitirebilirler mi? Bence mümkünü yok. Çünkü… Ya on yaş akıllarıyla memlekete vaziyet etmenin şartları ortadan kalkar veya —on yaş aklıyla memlekete vaziyet etmek sürdürülebilirse— Türkiye ortadan kalkar.

Dolayısıyla Kanal İstanbul tamamlanırsa neler olacağı hususu, benim gündemime hemen hiç girmedi. Çevreye verilecek hasar, Montrö, muhtemel bir depremde neler olacağı ve saire gibi hususları tartışmak, bana, on yaşlarındaki bir çocuğun “bir bomba yapacağım, bütün düşmanlarımı seçip sadece onları öldürecek” gibi bir hayalini dile getirmesi üzerinden, “ama öyle bir şey yapılamaz ki” diye tartışmayı andırıyor.

Kanal İstanbul’un kendisi değil ama etrafında yürütülen tartışmaların muhtevası, biçimi, dili ve derinliği, memleket hakkında çok şey söylüyor. Dilimin ucuna ister istemez gençlerin dillerine pelesenk ettikleri bir cümle geliyor: vatandaşı olmasan eğlenceli bir ülke.

Mesela…

Memleketin herbokologlarından biri haline gelen ve “memleketin bugünü neden dününü aratıyor” sorusuna tek başına kâfi bir cevap olan İlber Ortaylı nam seçkinci —müsait bir yerde kankası Celal Şengör’ü de şahit göstermeyi ihmal etmeyip— boğazın trafiği karşılayamayacağını, son derece kendinden emin bir dille söylemiş bir tarihte. Eda filan müthiş de… Bir mesele var, dün gece bir arkadaşımın dikkatimi çektiği bir mesele. Boğazın şilep trafiği artmıyor. Çünkü boru hatları var artık. Trafik artacaksa, eskisiyle kıyaslanmayacak kadar büyük şileplerin geçmesi gerekiyor ve kanal da onların geçişine uygun görünmüyor.

Veya…

Amerikalılar Montrö’nün getirdiği kısıtlamalar yüzünden askeri gemilerini Karadeniz’e geçiremiyorlarmış. Trump Erdoğan’a buyurmuş ve kanal o yüzden zorlanıyormuş. Bunu lise öğrencileri teneffüslerde meseleyi tartışırken kendi aralarında konuşuyor olsalar, işiten öğretmenleri “eh, böyle zırvalayarak öğrenecekler jeopolitiği, tarihi, uluslararası ilişkileri” filan der, sevinebilir belki —“vay, biz çocukları ne kadar cahil bıraktık” dememek, kendi başarısızlığını görmezden gelebilmek için. Ama son derece yetişkin insanlar, son derece ciddi edalarla konuşuyorlar bunları.

Derken…

Nuh’un cep telefonunun numarasını bizimle paylaşan zirzop, Karadeniz’in patlayacağı kehanetinde bulunmuş. Kanalı konuşurken… Anladığım kadarıyla karşısındaki gazeteci görünümlü memur “ulan galiba kanalı gerekçelendirmek için verimli bir damar yakaladık, Reis’ten bir aferin alırız artık” zannıyla, kanalın bu büyük patlamaya nasıl mani olacağını sormuş ve ortaya çıkmış ki, profesör unvanlı mahlûk daha orayı çalışmamış. Galiba Karadeniz’le birlikte Marmara’yı patlatmaya, daha gösterişli bir donanmaya vesile olacağı için Kanalı desteklemek gerekiyor.

Ve altın vuruş…

Esasında mesele, Tarikat Şövalyelerine kadar gidiyormuş. Define var, define…

***

Yukarıda küçük bir özetini verdiğim akıllar, lise kantinlerinde ve/veya sosyal medyada konuşulmuyor. O sosyal medyayı “ağzı olan konuşuyor” diye eleştirenler, bu dâhice fikirleri, televizyon ekranlarından, gazete köşelerinden, ciddi görünümlü internet sitelerinden üstümüze boca ediyorlar. Herkes konuşmasa, bu meczuplar konuşma tekelini ellerinde bulundursalar, ne kadar hoşlarına gidecek.

Aha memleketin konuşanları bunlardı. Daha önce de bunlardı. Laflarının üstüne laf söylenemeyen mecralarda, kendilerinden emin edalarla, üç beş doğru veriyi sıralayıp, ardından akla gelmeyecek manasızlıkları pisliyorlardı orta yere. Kedi kadar bile terbiyeleri olmadığından, pislediklerinin üstünü örtmeye de teşebbüs etmiyorlar, hatta gururla herkes görsün diye de çırpınıyorlardı.

Sizi bilmem ama ben, kendi hesabıma, Kanaldan, Kanalın yapılacağından filan korkmuyorum. Lakin işbu akıllarla nereye kadar gidebiliriz diye düşününce… Çok endişeleniyorum. Çok!

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et