Kelimelerin Yerleri

Osman’la sohbet ederken, laf nasıl geldi hatırlamıyorum, “çok iyimsersin” dedi. Şaşırdım. Biraz eşeleyince…

Galiba belirtmek gerekiyor. İnsanlık bu badireyi atlatınca başka bir faza geçecek. “Aha tam da benim istediğim kıvama gelecek” filan demiyorum. “Dünya şimdiki haliyle bana layık değil, hayat beni hak etmiyor ama ben, efendiliğimden, katlanıyorum bütün bu biçimsizliklere de, pandemi sonrası dünya kendisine çekidüzen verip bana layık hale gelecek” filan gibi beklentilerim yok.

Peki, ne var?

Dünyada ta 17. Yüzyılda başlayan değişim, 20. Yüzyılın başlarına kadar, hızlanarak sürmüştü. Ama dünyanın farklı coğrafyaları arasında muazzam vites farkları vardı ve o farklar sebebiyle de coğrafyalar arasındaki makas giderek açılmıştı. Dolayısıyla da fay kırıklarında muazzam bir enerji birikmişti. Bir “düzeltme” gerekiyordu. “Düzeltme” derken kastım, “daha düzgün, daha biçimli hale getirme” değil, aşırı birikmiş enerjinin boşaltılması… Hepsi o. Hatta “enerjinin boşaltılması” demek bile doğru değil, “enerjinin boşalması” demek gerekiyor, çünkü böyle bir fiili kasteden bir özne yoktu.

Cihan Harbi o “düzeltme” idi.

Şimdi, buradan bakınca, düzelttiğinden daha çoğunu bozmuş gibi görünüyor ama… Cihan Harbinden önce, mesela dünyanın süper gücü Britanya’da yapılan ve fakat hasta adam Osmanlı’da —nasıl yapılacağı bilinemediği için— yapılamaz olan bir şey yoktu. Britanya’da yapılan Osmanlı’da yapılamıyordu ama bilgi, know-how eksikliği yüzünden değil. Sermaye ve daha genelde güç eksikliği yüzünden…

Cihan Harbi sonrasında hem sermaye ve hem de güç, öncesine kıyasla “dağıldı”. Dağılınca her yere dağılmadı. Sermaye ve güç yağmurundan hangi coğrafyaların nasibini almadığının, kurak kaldığının envanterini çıkarmak kolay, ama daha önce kurak olan hangi coğrafyaların bereketlendiğine bakınca dağılmayı görebilirsiniz.

Esas mühim olan şu ki, iki dünya savaşı arasında ve ikincinin sonrasında, daha önce mevcut olmayan taptaze bir asimetri ortaya çıktı. Mesela radyo alıcıları yaygınlaştı ve hemen hemen bütün dünyada tüketilir oldu. Ama dünyanın geniş coğrafyalarında, radyo alıcısı erişilebilir bir şey olsa bile, yapılabilir bir şey değildi. Çünkü nasıl yapıldığı bilinmiyordu, mesela Türkiye’de… Bilgi —enformasyon manasındaki malumattan söz etmiyorum, know-how manasındaki bilgi— artık gücün esas kaynağı idi. Arkada, her ihtimale karşı silahlı güç yoğunlaştırılıyordu ama ikinci savaşı bitiren, sembolik bir biçimde, know-how oldu —nükleer silah know-howı.

Neticede bilginin difüzyonu, sermayenin ve gücün difüzyonundan daha kolay. Dolayısıyla yeni asimetri coğrafyalar arasında değil, know-howı üreten ve istihdam edenler ile onların nesnesi haline gelenler arasında büyümeye başladı —her toplumun içinde

Tekrarlayayım. Osmanlı yıkılırken, Britanya’da yapılan herhangi bir şeyin Türkiye’de yapılamaz olması gibi bir sebepten kaynaklanan aşağılık kompleksi yoktu —başkaları uçak yapıyordu ve Türkiye’de de yapılabiliyordu. Sadece maddi imkânsızlıklar vardı. Ama 1960’larda mesela, gereken sermayeyi filan denkleştirsek de, nükleer silah, bilgisayar filan yapamazdık. Memleketin bütün beyinlerini bir araya getirsek de yapamazdık. Devrim otomobilini yapmıştık ve nasıl sevinmiştik —hâlâ nasıl övünüyoruz, hatırlayın.

Bugün ise, sadece memlekette yetişmiş insanları örgütleyerek, dünyada para eden her bir şeyi yapmak mümkün. Ama pazar dar, yapılması iktisadi değil. Dolayısıyla o “her bir şeyi yapabilir” olan ve dolayısıyla her bir şeyin yapılabilir olduğunu bilenler ile eski kompleksleri sürdürenler arasında bir kavga var. “Otomobil yapacağız” diye sevinenleri mi ararsın, “uçak yapacağız” diye sevinenleri mi!

Buna benzer bir gerilim, yani hemen her toplumun iki kesimi arasındaki gerilim, insanlığın enerjisinin boşa harcanmasına yol açıyor. Enerji israfı dert olmayabilir ama mesela lisanın içi boşalıyor —bu kavgada aşırı ve gereksiz kullanılıyor olduğu için. Ortada bir yığın kelime dolaşıyor, hepsinin içi boş. Muğlaklıktan söz etmiyorum, mesela dün dediğim gibi, milletsiz bir devlet tasavvuruna varıyor bir yığın düello.

Biliyorsunuzdur, kesinlikle işitmişsinizdir, başımızdaki pandemi musibeti, dengesini bozduğumuz tabiatın bize verdiği bir dersmiş. Tabiat ne, denge ne, tabiatın dengesi nasıl bir şey, otuz yıl önce de bu kavramların karşılıkları hakkında tam bir mutabakat sağlanamayabilirdi. Ama şimdiki hal başka. Bu ve benzeri kavramlar, biraz da yerli yersiz kullanılmaları yüzünden, boşaldılar.

Berktay da yaşlı ve zayıf nüfusun kıyımı hakkında yazmış. Hakkını yemeyeyim, kapitalizm ve saire gibi muğlak öznelerin bir komplosu olarak tarif etmemiş meseleyi ama yine de bir kırgınlık var.

Hâlbuki… Ne anlıyoruz?

Birincisi, kapitalizm diye bir şey yokken de, şimdi hedefe yerleştirilen gençlik kültürü diye bir şeyden söz edilemezken de, yaşlılar ve sağlıksızlar ölüme terk ediliyor, hatta öldürülüyormuş. Çok eskiden beri. Yani şimdi şikâyet edilen ne varsa onlar, yaşlıların ve zayıfların lehine, istikrarlı bir performans sergilemişler. Dünyada Ümit Kıvanç gibi, Murat Sevinç gibi —bu isimler sadece birer misal, yüzlerce, binlerce benzerleri gibi— fevkalade iyi insanlar yokken, kapitalizm, gençlik kültürü filan onların eleştirilerinden muaf bir biçimde denetimsiz arak her tarafa musallat olurken, her nasıl olmuşsa, yaşlılar ve zayıflar, insanlık tarihinde benzeri olmayan bir korunmaya, kollanmaya kavuşmuşlar. İnsan hayret ediyor yani, sahiden nasıl olmuş da olmuş, insan denen şu berbat ve adi tür, üstelik kapitalizm denen iğrenç kültürün zehirlediği esnada, yaşlılarına ve zayıflarına bu kadar sahip çıkmayı becermiş…

İkincisi, tabiatın dengesi meselesi hakkında da kâfi malzeme bulabiliyoruz Berktay’ın tarihsel panoramasından… Tabiatın baskılarını gerilettikçe başarabilmişiz yaşlılarımızı ve zayıflarımızı yaşatmayı. Yaşlıların ve zayıfların, yani kıyıcı tabii kavgada kazanabilir olmayanların fütursuzca telef olduğu dönemleri geride bırakmışız. Kendi kendisini besleyemeyecek olanları besleyebilecek bir zenginlik üretmişiz yani. Bütün bunları da, esasen, son bir, iki yüzyılda yapmışız.

Yani?

Bir defa, tabiat dediğiniz şey, öyle ima edildiği gibi, barışçı, huzurlu filan bir şey değil. Son derece kıyıcı bir şey. Beyzadeler bugün, klavyelerinin başına oturduklarında, manasız tabiat tarifleri yapabiliyorlar çünkü… Tabiatın kıyıcılığından uzakta, konforlu bir hayat kendilerine sağlanmış. Salıverelim kendilerini o asude zannettikleri tabiata bakalım, kaç gün hayatta kalabiliyorlar!

Ve ilaveten, yaşlılarımızı ve zayıflarımızı, tabiata rağmen yaşatıyoruz. Yani tabiatın dengesini bozuyorsak, öyle bozuyoruz. O kadar da matah bir şey değil, istenir bir şey değil tabiatın dengesi denen her neyse o büyülü şey.

Neyse…

Aylardır defalarca söylediğim şu şeyleri bir defa daha söylemiş olduğumu ümit ediyorum: Ortada bir yığın tuhaf insan var. Kendilerinin fevkalade hassas, son derece iyi olduğunun propagandasını yapıp duruyorlar. Yazıp çizdiklerinin yegâne kastı, kendilerinin ne kadar iyi olduğunu ispatlamak. Çok iyiler, bildiğiniz gibi değil. Yaşlıları da onlar, tabiatı da onlar, yoksulları da onlar, sanatı, bilimi de onlar düşünüyor. Bir tek onlar düşünüyor. Fevkalade melül oluyorlar olup bitene şahit oldukça. Adeta hasta oluyorlar. Çok iyiler, çok.

Onlara sorarsanız, dünyada muazzam ölçüde, dayanılmaz ölçüde, benzeri daha önce hiç görülmemiş ölçüde fenalıklar var. Berbat bir dünya burası. Esasında son derece cömert ve misafirperver olan bu yerküreyi cehenneme çeviren kapitalistler, küreselciler, sorumsuz ve eğitimsiz insanlar, beyefendilerin, hanımefendilerin hassasiyetlerini paylaşmayan kalabalıklar yüzünden oluyor bütün bu fenalıklar.

Ben ise diyorum ki, dünya hep, bugünkünden daha fena idi. Tekrar bakın Berktay’ın panoramasına, özleyebileceğiniz bir şey var mı, tarihin bir döneminde? Dünya fena idi, onu daha iyi yaptık, daha da iyi yapabiliriz. Dünyanın daha iyi olmasına mani birçok şey var. O manilerin aşılması gerekiyor. Kıvançgillerin, Sevinçgillerin kafalarıyla aşılamaz, bu bir.

İkincisi, dünyayı olabileceğinden daha fena yapan şeylerden biri de, günümüzde, herhangi bir dişe dokunur zihinsel çaba harcamadan, etrafta gezinip bütün iyilikleri kendi mülkiyetine geçirmeye çalışan bu zevattır. O iyilikleri papağan gibi tekrarlayıp durmakla bir sosyal imtiyaz —bir kültürel iktidar— elde etmiş, o imtiyazı sürdürmeye ve hatta mümkünse bir siyasal iktidara dönüştürmeye hevesli bu zevat, kalabalıkları “düşün ulan yakamızdan” noktasına getiriyor ve… Erdoğan, Trump, filan.

Uzattım ama bugün esas demek istediğim başkaydı.

Demokrasi, sermaye, insan, tabiat, beslenme, tüketim, küreselleşme, kapitalizm… Sayın istediğiniz kadar, bütün bu kelimeler muğlaklaşmadı, boşaldı. Yani? Birbirinin taban tabana zıddı şeyler için kullanılabilir oldu. Yaklaşık kırk yıldır içinde debelendiğimiz krizin hem en güzel göstergelerinden biri bu lisanın boşalması, hem de en kıyıcı neticelerinden biri… Medeniyetler ölürken lisanlarının içi boşalır. Bilmem artık lisanın içi boşaldığı için mi medeniyetler ölür, yoksa medeniyet artık hayat enerjisini tükettiği ve dolayısıyla lisanı besleyemediği için mi lisanların içi boşalır, ama bu ikisi hep bir arada gerçekleşir.

Kuhn’u paradigma kavramını üretmeye sürükleyen tecrübesi, kendi anlattığı kadarıyla, bilim dünyasında aynı kelimelerin karşılıklarının farklı dönemlerde nasıl değişik olabildiği gözlemi olmuştu. Şimdi de böyle bir kaymaya ihtiyaç var ve kelimeler iki kavramsal düzlem arasında askıda kalmış gibiler. Bu yüzden içleri boş. Kalktıkları yerden kalktılar ama konacakları yere henüz konamadılar.

Olacak olan, bana kalırsa —başka ve ilintili birçok şeyin yanı sıra— kelimelerin yeniden karşılıklara kavuşması. Bir kavram haritası imal edilecek yani. Daha iyi, daha doğru filan olmayacak ama bir şey olacak. Otuz yıldır derinleşmekte olan kriz de çözüme kavuşacak —çok önceden beri, içinde debelendiğimiz halin bir kavram krizi olduğunu iddia edip duruyorum.

Kavram krizi çözüme kavuşacak, kelimeler bir yerlere konacak. Sonra o kelimeleri mıncıklayarak yerlerinden edeceğiz. Zamanla hepsi yerinden oynayacak, muhtemelen şimdiki gibi hepsi havalanacaklar. O dönemin Kıvançları, Sevinçleri, ayakları yerden kesilmiş, o kelimeleri avlamaya, heybelerine doldurmaya başlayacaklar. Yeni bir kriz hali zuhur edecek.

Dünya böyle.