Kürtler Anadilde Eğitimi Neden Almamalı?

Neo-Darwincilerle —ki kendimi de onlardan sayıyorum bir bakıma— anlaşamadığım bir husus var. Nasıl ifade edeceğimi de pek bilemiyorum. Christakis Blueprint kitabında, insanların eş seçmelerinin biyolojisi üzerinde uzun uzun oyalanmış. Okurken, belki de derdimi ifade etmenin bir yolunu bulmuşum gibi geldi.

İşin içinde bir yığın asimetri var, kadınların kokuyu bir kılavuz olarak kullanmalarına karşı erkeklerin görünüşü öne çıkarmaları gibi. Ama şimdilik muhtelif asimetrilerin karşılıklı etkileşiminin yol açtığı kompleksliği bir kenara bırakalım. “İnsanlar eş olarak kendilerine benzeyen insanları mı, benzemeyen insanları mı tercih ederler? Bu basit sorunun üzerinde yoğunlaşalım. Bana öyle geliyor ki Neo-Darwinciler, bu seçeneklerin birinin, sadece birinin evrimsel açıdan tercihe şayan olduğunu, eğer biri henüz bütün popülasyona yayılmamışsa bile zamanla yayılacağını varsayıyorlar gibi geliyor. Yani kullandıkları kipler bana, derinlerde böyle bir varsayımın olduğunu hissettiriyor.

Gerçekliğin böyle olduğunu düşünmüyorum. En azından birçok hususta, türlerin iki —veya daha çok— seçenek arasında askıda kaldığını, kalmak zorunda olduğunu düşünüyorum. Christakis’in kendi yaptığı deneyler de, İzlanda popülasyonu üzerinde yapılan daha geniş çaplı bir araştırma da gösteriyormuş ki, genetik kodu üçüncü veya dördüncü kuzenlerininkini andıranların beraberlikleri, daha yakın veya daha uzak olanların beraberliklerine kıyasla daha çok çocuğa yol açıyormuş. Kastettiğim tam da bu değil. Yani optimum noktanın arada bir yerde olduğunu iddia etmiyorum, bir optimumun olmadığını iddia ediyorum.

Türler askıda, çünkü bireyler askıda. Kendisine çok yakın, kendisine çok benzer olanların aralarında bir çekim var ama zıtlar arasında da bir çekim var. “Davul bile dengi dengine” de cari, “zıt kutuplar birbirini çeker” de… (Bu vesileyle… Aydınlanmacı kafalara, aynı halkın hem “armut dibine düşer” hem de “mum dibine ışık vermez” diye atasözleri olması, o halkın biçimsizliğinin göstergesi gibi görünüyor. Dünya öyle. Yani Aydınlanmacıların idrak edebileceğinden daha karmaşık ve öyle anlaşılıyor ki toplumun irfanı Aydınlanmacı akıllardan daha kapsayıcı.)

Esasen her birey, eş tercihi sürecinde aynı kararsızlığı yaşıyor —bu hale kararsızlık denebilirse. İkisinin farklı avantajları, farklı dezavantajları var çünkü. Ve ancak birini seçebilirsiniz —kesikli (discrete) bir dünyada yaşıyoruz yani.

Tercihleri kesikli olmak zorunda olan bireylerin tercihlerinin toplamından, nispeten sürekli bir değişken zuhur ediyor —meseleye toplum düzleminden baktığımızda. Orada bir eğilim görebiliyoruz artık. Eğer kültür bu kararsızlığa bir yanlılık katarsa, yani herhangi bir toplum kendi bireylerinin tercihlerini ağırlıklı olarak bir yana yatırırsa, o kültürün rekabet avantajı düşüyor.

Bildiğiniz misaller yani. Eğer bir kültür, mesela servet bölünmesin diye aile içi evlilikler lehine bir önyargı inşa etmişse, günümüzün dünyasında gördüğünüz gibi, diğer toplumlarla rekabet edemiyor. Mesele sadece kapalı genetik havuzların bağışıklık sistemini zayıflatmasından ibaret de değil, ekonomik olarak korunaklı bireyler üretiliyor bu yolla ve korunaklı olanlar, orta vadede, korunaklı olmayanlara yeniliyorlar. Filan.

***

Şimdi günümüzün meselelerine gelebiliriz.

Favori misalimi hatırlatayım, eskiden tıp fakültelerinden çok az sayıda kadın mezun oluyordu ve erkek hekimler kadın hemşirelerle evleniyorlardı. Kadınların dezavantajları geriletildi ve hekimlik mesleğinde cinsiyetler arasındaki fark ortadan kalkmadıysa bile olağanüstü azaldı. Neticede kadın hekimler erkek hekimlerle evlenmeye başladılar. Kadın hemşireler de erkek hemşirelerle…

Ne olmuş oldu?

Hekimler cazip bir eş tercihi. Eskiden hemşireler hekimlerle evlenince, ailede biri istediğine kavuşmuş oluyordu, diğeri ise bulduğuyla yetinmek zorundaydı. Şimdi aynı ailede iki kişi de istediğine kavuşmuş oluyor. Bu iş, bir başka ailede her iki tarafın da bulduğuyla yetinmek zorunda kalması pahasına gerçekleşiyor.

Şöyle olsaydı ne iyi olurdu: Huxley’in Brave New World’unda olduğu gibi, hemşireler zaten en iyi eşin hemşireler olduğuna inansalar —öyle inanacakları biçimde şartlandırılsalar. Ama o iş romanlarda oluyor işte —ve o romanlar da tamirci çırağını baştan çıkarıyor.

Muradına kavuşamama hali iki ayrı sebeple ortaya çıkabiliyor, misalimizde de görüldüğü gibi. Eskiden erkek hekimler muratlarına kavuşamıyorlardı, çünkü kadın hekimler yok denecek kadar azdı. Bu işin bir yanı. Ama istediğini alamama hali, bir başka yolla, isteklerinizin artması sebebiyle de ortaya çıkabilir.

Bugün dünyayı ırgalayan şartlar, ikinci sebeple ortaya çıkmış gibi görünüyor. Yani yığınların talepleri yükseldi. “Ben de isterem, Ahmed’in Mehmed’in sevgilisi var, ben de isterem” demişti Tatlıses ve ben ta o tarihte alarma geçmiştim, bilen bilir.

Sadece eş tercihinden söz etmediğim herhalde bellidir. Ama eş tercihi, yani erişilebilir eşler, kalan hemen her şeyi de ciddi ölçüde etkiler. Başörtülü genç kızlar, 90’larda, kendi cemaatlerinden erkeklerin başı açık kızları tercih etmesinden şikâyetçi idiler mesela. Geçenlerde Üsküdar’da başı örtülü bir genç kızı piyango bileti hakkındaki sözleri yüzünden “Müslüman değil miyiz” filan diyerek köşeye sıkıştırmaya çalışan zevzek de mesela, doğru anladıysam, başı açık bir kızla nişanlı imiş. Gibi…

Yine de sadece eş seçiminden, başörtüsünden söz etmiyorum. Son otuz yılda artan bir oranla hekimler hekimlerle, profesörler profesörlerle evlenmeye başladılar. Eskiden zenginler zenginlerle evleniyorlardı ve geriye kalanlar zaten o kadar zengin olmayı hayal etmemeye alışmışlardı. Okuyacaklar, diploma alacaklar, belki o milyarderler gibi olmayacaklar ama statü sahibi olacaklardı. Ya şimdi? Statü de erişilebilir olmaktan çıktı. İşçi, çocuğunun sermayedar olmasını hayal edemiyordu belki ama hekim olmasını hayal edebiliyordu. Şimdi onu da hayal edemeyeceğini anladı.

Kendimle çelişmeyeyim, yeni bir kıtlığın zuhur ettiğini iddia etmiyorum. Aksine, eskisinden daha çok hekim var ve hekim olmak hâlâ milyarder olmaktan daha erişilebilir bir şey. Zaten mevcut hekimlerin kahir ekseriyeti de alt-orta sınıfın çocukları.

Ama…

Birincisi, hekimlikten murad edilen, statü idi. Herkes statü sahibi, itibar sahibi olabileceğini umdu çünkü demokratikleşme herkesin statü sahibi olmasının mümkün olduğu zannı üzerinde yükseldi. Ama statünün de sınırlı olduğu anlaşıldı. Artsa da sınırlı… İkincisi, otuz yıl boyunca artan oranda hekimlerin hekimlerle evlenmesi yüzünden, statü tevarüs eden bir şey halini aldı, köprüyü geçenler köprüyü yıktılar yani.

Yozgatlılar Diyarbakırlılardan daha yoksul olabilirler. Ama ana dillerinde eğitim görüyorlar. Bir nevi statüleri var. Bu statüyü muhafaza edebilmek için Kürt düşmanlığı yapıyorlar —kendileri kendilerine bile böyle itiraf etmiyorlar elbette. Yoksulluklarına anadilde eğitimin bir statü sağlaması sayesinden katlanabiliyorlar. Yani mesele Kürt meselesi değil. Kürtler, sadece mevcudiyetleriyle ve anadillerinde eğitim alamıyor olmalarıyla, anadili Türkçe olanlara bir statü sağlamış oluyorlar. Bir defa daha köprüyü geçmiş olanların köprüyü yıkması hali yani.

Mesele şu ki, eğer köprü yıkılmazsa, öteki tarafta birileri kalmazsa, zaten köprüyü geçmiş olmanın bir manası kalmayacak. ODTÜ’yi bitirmişseniz, ODTÜ’yü kazanamamış olanlara kıyasla bir statünüz var. O diploma “bir köfte ekmek parası bile etmez” olsa bu devirde, ne gam!

Yani statü kıt. Artıyor ama hâlâ kıt. Ve galiba hep kıt kalacak. Çünkü statü, o statüye sahip olamayanlar mevut olduğunda var olan bir şey.

***

Bu işin çözümü eskiye dönmekte değil. Statü sahiplerini dövecek faşizmlerde filan hiç değil.

Başa dönelim. Mütemadiyen kültür içinden evlenildiği, herkesin kendine benzeyen ile evlendiği kültürlerin rekabet gücü zayıflar. Şimdi yaşananlar, yaşadıklarımız, kültür içinden evlenilen kesimlerin rekabet gücünün ne kadar zayıfladığının delili zaten.

Statü sahiplerinin rekabet gücünün zayıfladığını bilmek bir işinize yaradı mı? Bu bilgi, içinde yaşadığımız krizden çıkmak için ne yapmak gerektiği hususunda bir şey söyledi mi? Muhtemelen yaramamıştır, söylememiştir. Benim de işime yaramıyor, ben de ne yapmam gerektiğini bilemiyorum zaten.

Ama yine de yazın bir kenara. Başka bilgilerle bir araya geldiğinde belki bir çıkış yolu bulmak için işe yarayabilir.