Nehir Yatağı, Saban İzi

Dünya, fıtratı icabı, öngörülebilir bir yer değildi. Ancak içinde yaşadığımız dönemde tecrübe ediyor olduğumuz öngörülemezlik hali, dünyanın genetik kodundan kaynaklanan öngörülemezlikten bir hayli farklı. Öyle zannediyorum ve uzun süredir de o ekstra öngörülemezliğe işaret edip duruyorum.
Bundan kırk yıl öncesinin şartlarında Türkiye Suriye topraklarında bir operasyon yapsaydı, o operasyonun nasıl gelişeceği ve neticeleri hakkında da sayısız belirsizlik olacaktı. Ancak son tahlilde suların nasıl bir havuzda durulacağını tahmin etmek yine de mümkündü ve o tahminler, mesela yüzde 99 gibi bir oranda gerçekleşiyordu. Artık öyle değil.
Dünyaya uzun süredir böyle bakıyor olmaktan ve bu bakış açısı yüzünden mütemadiyen kendimi diken üstünde hissetmekten de kaynaklanabilir, Suriye’de yürütülen harekâtın çok beklenmedik neticeleri olabileceğini zannediyorum. Yani, öngörülemezlik halinin öngörülemeyecek kadar büyük çalkantılara yol açabileceğini öngörüyorum.
Dünya fena halde sıvılaştı, akışkanlaştı. Sıvıların davranışı ise ne katıların ve ne de gazların davranışını hiç andırmıyor. Birkaç yıl önce gerçekleştirilen bulgulara yaslanarak, eski dönemlerde Nil’in, kaynağından çıktıktan sonra batı istikametinde akıp Atlas Okyanusuna döküldüğünü iddia edenler olmuştu. Kim bilir ne kadar süreyle böyle bir yataktan akan Nil, muhtemelen bir depremde yatağının sadece bir noktasında meydana gelen basit bir deformasyon yüzünden istikametini değiştirip Akdeniz’e dökülmeye başlamış.
Yani?
“Bunca zamandır şuradan akıp denize kavuşuyordum, şurada bir aksaklık oldu, az kuzeye yönelip şu tümseğin etrafından dolanayım, yeniden eski ve aşina yatağıma ulaşmanın bir yolunu bulayım” dememiş Nil. Eski yatağına sadakat sergilememiş, ihanet etmiş. Yepyeni bir yol bulmuş kendine… Dünyanın şimdiki hali de böyle –kırk yıl önce hâlbuki, ufak düzeltmelerle bir önceki pozisyon restore ediliyordu.
Türkiye bir süredir dünyanın mevcut topografyasını zorluyor. NATO’dan AB’ye kadar birçok yerleşik kurumsal yapının deprem riskini önemli ölçüde yükseltti. Türkiye’nin yaptığını söylediğim bu iş, elbette diğer her şeyin aynı kaldığı bir dünyada sadece Türkiye’nin kendi inisiyatifiyle gerçekleştirdiği bir iş değil. Başka yerlerde büyüyen gerilimler Türkiye’nin deprem riskini yükseltmişti. Kayan zeminde Türkiye’nin yaptıkları da başka zeminleri kaydırdı.
Zemin kaymalarının envanterini çıkarmaya kalksak, Sovyetlerin çöküşü, Arap Baharı filan diye başlasak, Brexit’e kadar saysak… Meselenin sadece bir katmanından, siyasi katmanından söz etmiş oluruz. Nüfus artışı, eğitimli nüfus artışı, farklı kesimlerin nüfus artış oranlarının arasındaki makasın büyümesi, periferide kalan ülkelerdeki sosyal enerji birikimleri ve saire gibi çok sayıda demografik ve sosyolojik değişimi ihtiva eden bir katman daha var mesela. Ayriyeten teknolojik katmanı hatırlatmaya bile lüzum yok.
Bütün bu zemin kaymaları, Türkiye’nin katılaşmış kurumlarının üzerinde muazzam bir basınç uyguluyordu. 28 Şubat marifetiyle, zaten katılaşmış omurga daha da katılaştırıldı. Böylelikle ülkenin mukavemetini artırdığını zanneden –veya bizim öyle zannetmemize çalışan– özneler, ülkenin kırılganlığını olağanüstü seviyeye yükselttiler. Ve dünyanın sıvılaşmasının erken safhalarında Türkiye kırıldı. Metaforik depremi gerçek bir deprem tamamladı ve 1999’da Türkiye çözüldü. O gün bugündür, müesses nizamın payanda olması sayesinde ayakta duruyor gibi görünüyor.
Müesses nizam payandalık işini, elbette bizi çok sevdiğinden yapmıyor. NATO ve AB gibi –esasında tarih olmuş olan, ancak ciddi ölçüde değişebilir ve kendilerini yenileyebilirlerse hayatta kalabilecek olan– birçok kurum da, kendi mevcudiyetleri için, arkaik hallerini bir süre daha sürdürebilmek için Türkiye’ye yaslanıyorlar. Bir anlamda Türkiye, her birinde muazzam enerji birikmiş fayların kesiştiği bir nokta halini aldı.
Dolayısıyla…
Suriye’de girişilen harekât, hiç kimsenin tahmin etmediği ve muhtemelen hiçbir öznenin de hoşuna gitmeyecek gelişmeleri tetikleyebilir. Bana en olmayacak gibi görünen ihtimal, ufak tefek düzeltmelerle harekât öncesindeki düzenin restorasyonu.
***
Öngörülemezliğin ölçeği hakkında fikir sahibi olmak için birkaç soru kâfi olabilir.
Türkiye’nin bombalamaları neticesinde IŞİD kamplarının birinde kontrolün aksadığı, birçok cihatçının kaçtığı iddiaları var. Doğru mudur, bilmem. Ama mevcut şartlarda doğru olması bile lazım değil. Türkiye’nin cihatçıları kurtardığı, kaçırdığı iddialarının yaratacağı neticeler neler olabilir? Bugünlerde dünyanın alakasız yerlerinde birkaç cihatçı atak gerçekleşse mesela, başımıza neler gelebilir?
Türkiye, cihatçılara payanda olduğu iddialarını çürütebilmek adına IŞİD’e yönelik birkaç gösteri yapmaya kalksa, ülkede yuvalanmış cihatçı hücrelerin reaksiyonları ne olur?
Türk askerleri Fırat’ın doğusunda doğrudan Suriye askerleriyle karşılaşır ve çatışmak zorunda kalırsa, neler olabilir?
Sadece birkaç soru. Sınırsızca çoğaltılabilecek sorulardan bir ufak demet. Herhangi birine verdiğiniz cevabın sonrasını da sorarsak, nasıl çetrefilli bir durumla karşı karşıya olduğumuz görülebilir.
Esas mesele şu ki, birkaç küçük düzeltmeyle restore edilebilecek, kendisinden memnun olunan bir eski yatak zaten yok. Ve yeni yatak her nereden geçerse geçsin, taraflardan bazıları için kötü olacak. Birileri fena halde bedel ödeyecek. Bedel derken, sadece kendi yaptığı tercihlerin bedeli akla gelmesin, içinden çıkılmaz bir durumun herkes adına bedelinden söz ediyorum.
Tablo buyken, herhangi bir nizam vaadiyle değil de sadece “Kürt anasını görmesin” psikolojisiyle inisiyatif almış gibi görünen bir Türkiye var. Dünyanın hemen her yerinde antipatik hale düşmüş, kendisine yönelik antipati zirve yapmış bir Türkiye… Buna mukabil kendisine yönelik sempati zirve yapmış Kürtler. Sizce bedel ödemeye daha yakın olan hangi özne?
***
Mevcut gerilim sadece birilerinin bir bedel ödemesiyle sükûnete kavuşacak bir şey de değil. Çok farklı düzlemlerde sayısız neticesi olacak. En azından sayısız denklemdeki parametrelerin değerini değiştirecek/değiştiriyor. Mesela Türkiye’ye yönelik husumet yükselirken, dünyanın dört bir yanında aynı zamanda Erdoğan’a ve aynı zamanda da tek adam rejimlerine duyulan husumeti yükseltiyor/dur. Tek adam rejimleri de bir bedel ödeyecek.
Öte yandan, İslam ve demokrasinin bir arada olamayacağı tezlerinin bir yanlışlayıcısı olarak prestij kazanmış olan Türkiye, uzunca bir süredir, bu tezin sahiplerinin elini güçlendirmekteydi. Artık tezin karşıtlarının seslerini çıkaramaz hale gelmesi de bu süreç içinde pekişecek. İslam da bedel ödeyecek yani.
Bütün bu karmaşık ve katmanlı süreçlerde, ülke olarak siyaset üretemiyoruz. İçine düştüğümüz acıklı hal, muhtelif öznelerde farklı hayal kırıklıklarına yol açıyor gibi görünüyor. Mesela Yıldıray Oğur Karar’da, güvenilir haber alma hakkından yola çıkıp, muhalefet etme hakkına varmış. Muhalefet etmenin güç olduğu tespitine katılıyorum ama içinde yaşadığımıza benzer şartlar hâkim olduğunda her vakit ve her yerde güçtü. Şimdi Türkiye de biraz daha güç olabilir, daha çok yaratıcılık gerektirebilir, bence bütün fark o kadar. Yoksa, Oğur da işaret ediyor, benzer durumların her birinde ekstra bir cesaret, ekstra bir yaratıcılık gerekti.
Günümüzün haliyle –ve Oğur’un yazıyı kaleme alma motivasyonuyla– doğrudan alakalı olmadığını zannettiğim güvenilir haber alma meselesi hakkında da şunu söylemek gerekiyor galiba. Artık güvenilir bir kaynak aramaktan vazgeçmek gerekiyor. Farklı kaynakları birbiriyle test ederek bir neticeye varmak mesuliyetimiz yükseldi ve galiba bu husustaki beceri de ciddi ölçüde yaygınlaştı. Böyle bir becerinin yaygınlaşması ve derinleşmesi de, toplumların öğrenmesine iyi bir misal. İleride, daha serin günlerimiz olursa bu mevzuya döneriz.
***
Öte yandan Halil Berktay Serbestiyet’te, işin başka bir yanına, patika bağımlılığına temas etmiş. Berktay’ın patika bağımlılığı dediği şeyi, yıllar önce, saban izi diye adlandırmıştım. Bir saban izine girersiniz ve çıkmanız zordur. Ama bu her vakit ve herkes için böyledir –tarihin bazı anlarında bazı öznelerin düştüğü bir hal değil. Saban izleri olmasa, su hiç yol alamaz.
Jakobenler bir saban izine girdiler, çıkamadılar. Ama Fransa çıktı. İhtilalin idealleri de çıktı. Bedeli Jakobenler ödediler, Fransa kurtuldu. Sovyet rejimi bir saban izine girdi, yaşlılar tasfiye edilemedi, Sovyetler saban izinden çıkamadı. İdealleri de çıkamadı. Yönetenlere bedel ödetilemedi, Sovyetler ödedi. Türk solu bir saban izine girdi, çıkamadı. O dönemde başka bir saban izinden yol alan bir başka sol inşa etme iradesi sergileyen birileri olsaydı, muhtemelen, Türk solu da hayatta kalacaktı. Kendi içlerinden bir alternatif çıkaramadılar, bedeli hep birlikte ödediler.
Mesele şu: Jakobenler Fransa değil. İhtilal de değil. Türkiye de dişine kan değmiş, şimdi Suriye’de kan kokusunun peşinden sürüklenen klavyeşorlardan ibaret değil. Türkiye’nin derdi öyle klavyeşorlarının mevcut olması değil. Olmaması dert olurdu. Derdimiz, Türkiye’nin sektörlerinden sadece birinin karar mercilerini tek başına ele geçirmiş olması. Yani –bir defa daha– kudretin aşırı merkezileşmiş olması.
Ancak içinde yaşadığımız süreç, bize, başka bir şey daha gösteriyor –aynı problemin bir başka düzlemdeki yansımasını. Türkiye’de kudret aşırı merkezileşmiş durumda ve sadece kendisi bir saban izine girmekle kalmıyor, hepimizi aynı saban izine sürüklüyor, evet. Ama öte yandan, Berktay’ın kafası gibi çalışıyor herksin kafası. Yani? Saban izi olmasın. Öyle bir hal mümkün değil. Saban izi olmasın kavrayışının neticesi –saban izi olmaması mümkün olmadığından– neticede “herkes benim saban izimde sürüklensin, bir tek saban izi olsun” noktasına sürüklüyor bizi. Siyasi örgütlenme biçimimiz bizi hadım ediyor, tamam. Ama onu besleyen, ona payanda olan da, işte bu Platonik kavrayış.
Jakobenler bir saban izine saplanmışlardı, o iz hayra çıkmadı. Ama Fransa’da başkaları vardı, başka saban izlerine saplanmışlardı. Onlar saban izi olmayan bir topografyada akıyor değillerdi. Kendi saban izleri vardı ve çıkmaza girmeleri daha uzun vakit aldı. O süreçte başka saban izleri belirdi ve saire…
Suriye’de çok katmanlı bir hadise yaşanıyor. Bir yığın kişinin, hatta hemen herkesin, yaşanan hadise hakkında çok farklı hususlara farklı öncelikler ve ağırlıklar vererek farklı tercihleri olabilir. Olur ve olmalı. Saban izleri olmazsa, her tekil kişi, akacak takati bulamadan buharlaşır, gider. Zaten de öyle oluyor. Saban izleri varsa, müzakere mümkün olur, farklı damlalar asgari müşterekte birleşir, ülkenin de birkaç saban izi olur. Biri tıkanıp bedeli ödediğinde, diğeri –belki de daha gümrah olarak– akmayı sürdürür.
Türkiye’de muhalefet –akla CHP, HDP, İyi Parti filan gelmesin, farklı düşünceleri olan kamuoyundan söz ediyorum– saban izi olmayan bir topografya hayal ettiğinden, herkes yalnızlık ve çaresizlik içinde buharlaşıyor. Geriye de bir tek saban izi kalıyor, hepimizi yutuyor. O bir tek saban izinin despotik karakterini, alternatiflere karşı acımasızlığını filan inkâr ediyor değilim ama “saban izi olmasın” kavrayışı alternatif saban izlerini inşa edecek zekâyı ve muhayyileyi köreltmese, Türkiye bu kadar çaresiz olmazdı diye düşünüyorum. Yaratıcılığa ihtiyacımız var ve fakat herkes kendi haklılığından çok emin olduğundan, yaratılabilir olanı zaten yaratmış olduğundan çok emin olduğundan…
Ha bir de, kuyuya düşmüşüz, ekstra yaratıcılık, zekâ ve cesaret olmadan, gündelik halimizle kuyudan çıksak talebiyle…
İşte öyle bir şey…