Öğreniyoruz

Unnatural Selection’ın esas mevzuuna geleceğim de… Gelemiyorum.
Bir yanda, Ata’sı harf inkılabını yapınca şıp diye bir yandan öte yana geçivermiş, aydınlık evlerin hissedarlarından oluvermiş birileri var. Arkada bıraktıkları o Ortadoğulular, Ortadoğu bataklığında debelenip duruyorlar, zavallı cahil kalabalıklar.
Öteki yanda, uğruna gençliklerini feda ettikleri sosyalist devrim yarım kaldığı için dünyanın saatinin durduğuna hükmeden birileri var. İnsanlık onların planları uyarınca büyük bir sıçramayı gerçekleştirecekmiş, şer odakları tarafından engellenmiş. Neticede Türkiye karanlıkta kalmış. Bu ahaliden bir şey olacakmış, olmasına ramak kalmış, olamamış. Sadece Türkiye ahalisi olsa ne iyi, bütün dünya tüketimle sarhoş edilmiş, zatıâlileri hariç hiç kimse de kurulan tezgâhın farkında değil. Ne yazık.
Az başka yerde Türk olduğunun farkında olanlar var —esasında, biliyorsunuz, herkes Türk ama sadece bazıları farkında. Türk olduğunun farkında olmayan o nasipsiz yığınları hizaya getirmek, gelmezlerse de kestirmeden cehennemlerine kavuşturmak için oklarını, yaylarını kuşanmışlar. Başka da bir seçenekleri yok, kalanlar bir türlü idrak edemiyorlar Türk olduklarını, Türk olmanın ne kadar kıymetli olduğunu.
Daha da başka yerde Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han’ın torunları var. Reklam arasını bitirecek, Abdülhamid Han’ın bıraktığı yerden âleme nizamat vermeye devam edecekler. Ne güzeldi o günler, bilen bilir. Yeniden o güzel günlere dönmemekte ısrarcı olan nasipsizleri hizaya getirmek de bu gariplere düştü.
Filan…
Eh, Unnatural Selection’da doğrudan söylenmiyor ama görüyorsunuz işte, dünyanın en ücralarında bile insanlar, öyle idraksiz, cahil, bataklıkta debelenip duran insanlar değil. “Sivrisineklerinizin genetiğini değiştireceğiz, çoğalamayacaklar, sıtmadan da kurtulacaksınız” diye anlattığınızda anlıyorlar. “İyi ama bu doğru bir şey mi” diye soranları çıkıyor aralarından. “E bu işi yapmayı niye benim reyime bırakıyorsunuz” demiyor kimse, yadırgamıyor meselenin kendi reyine sunulmasını.
Çok değil kırk yıl önce bu teknoloji geliştirilmiş olsaydı, aynı kararları Burkina Faso’nun başkentinde, hatta muhtemelen Paris’te birileri verecek, yine kimse yadırgamayacaktı. Aksine, eğer köylülere gidip “yapalım mı” diye sorulsa, herkes “n’oluyoruz” diyecekti.
Karar doğruymuş, yanlışmış, onu tartışmıyorum. Karar verme sürecinin nasıl değiştiğine, bu değişimin gerçekleşebilmesi için toplumda ne çok şeyin birikmiş olması gerektirdiğine filan dikkat çekmek istiyorum. O değişim —anlaşılan o ki— çıplak gözle görünmüyor.
Neden?
Her şeyden önce, zannediyorum, birileri o birikimi/değişimi planlamadı. Yani “biz yapmadıysak, yoktur, olmamıştır.” Nokta.
Benim baktığım yerden bakıldığında ise… Nasıl olduysa oldu. Nokta.
Dünyada kendiliğinden olan şeyler var. Kendiliğinden olan çok şey var. Öyle bir şeyler oldu ve toplumlar değişti. Teorik olarak bakarsak, Ata’mızın işaret ettiği, sosyalizmin murat ettiği, Türkler dünyaya vaziyet etselerdi yapsalar iyi olacak, İslam’ın onaylayacağı şeyler oldu. Atalar, sosyalizmler, İslami düzenler filan olmadan oldu o murat edilen işler. Zavallı Burkina Fasolular, Yeni Zelandalılar, bir Atatürkleri, bir Marksları, bir Abdülhamidleri, bir Erdoğanları olmayan bu gariban halklar, her nasıl olduysa, arzulanabilecek bir biçimde değiştiler.
Eh, bir Atatürkleri, Marksları, Abdülhamidleri, Erdoğanları olsaydı, şöyle dört başı mamur bir plan çerçevesinde, hiç kusursuz bir biçimde biçimlendirecekti bütün bu halkları. Şimdi öyle değiller. Türkçe konuşmuyorlar mesela. Orak çekiçli bayrakları yok ve devlete ait tesislerde çalışmıyorlar. Namaz da kılmıyorlardır bu münafıklar.
Ama kendilerine “sivrisineklerinizin, sıçanlarınızın kökünü kurutalım mı” diye sorulduğunda şaşırmıyorlar. Soruyu anlıyorlar. Verecekleri cevabın muhtemel neticelerini tahmin edebiliyorlar. Bir duruş sergiliyorlar —insani, sorumlu bir duruş.
***
Dünya elbette Burkina Fasolulardan, Yeni Zelandalılardan müteşekkil değil. Amerikalılar da var mesela.
Bazı Amerikalılar var, insan genomunun patentini alıp zengin olmaya çalışıyorlar. Üç otuz paraya imal ettikleri çözümleri “boş verin maliyetleri, çocuğunuzun hayatına ne kadar değer biçersiniz” gibi akla ziyan akıllarla fiyatlandırıyorlar. Başka bazı Amerikalılar var, “öyle fiyatlama olmaz” diye itiraz ediyorlar. Başkaları var, “hayatlar bizi alakadar etmez, tabiatın işleyişine müdahale etmeyin” diyorlar.
Bir de…
Uzunca bir parantez açayım.
Zamanın birinde Bilgisayar Tarihi diye bir kitap yazdıydım, dayıoğluyla birlikte. Orada teferruatıyla anlattıydım, bilgisayar teknolojisi çok üsttenci bir teknolojiydi. Bilgisayarlar olağanüstü pahalıydı —ODTÜ’nün mesela gücü yetmiyordu bir bilgisayar almaya, 512 kB ana belleği olan makineyi yıllık milyonlarca dolara kiralıyordu. Başkalarının o kadarına da gücü yetmediğinden bilgisayarları olamıyordu. O bilgisayarlar nazdan nazikti üstelik, sıcaklık şu aralıkta olacaktı mesela çalıştıkları ortamda. O sıcaklık aralığı insanlar için konforlu bir aralık değildi, ne gam! İnsanlar düşünsün. Filan.
Sonra birileri bir garajda bir şeyler yaptılar. Sıradan insanlar bilgisayarlara ulaşabilir oldu —IBM’e göre mesela, sıradan insanlar asla bilgisayar kullanacak seviyeye ulaşamayacaktı, ne lüzum vardı bu işlere. Öte yandan derhal Jobs gibiler çıktı sahneye ve şimdi bir genetik ilaç kürüne yarım milyon dolar fiyat biçenler gibi davranıp, yüksek kâr marjlarıyla piyasaya hükmetmeye kalktı. Ama işler Jobs’ın istediği gibi gitmedi, çaresiz kalan IBM, piyasayı demokratikleştirdi —bunu özet halinde Akşam’da yazdıydım.
Her ne olduysa oldu, insanlar bin dolara bilgisayar sahibi olabilir oldu. Bu defa da Gates gibiler yüzünden sıkıtılar başladı. Pakistanlı bir çocuk bilgisayar virüsü denen şeyi icat edip, “ulan yeter” dedi. Şimdilerde open-source yazılımlarla her bir işinizi görmeniz mümkün. Ama bilgisayar virüsü denen şeyi atlamayalım, hacker denen canlı türünün ilk örneği idi o Pakistanlı genç. Yüksek fiyatlı yazılımları kırıp herkesin kullanımına açanlar da aynı kategoriden insanlar.
Milyarlarca dolarlık endüstrilerde üretilenleri üretebilir ama o milyarlarca dolarlık devlerle rekabet etme şansına sahip olmayanlar, dünyanın taşralarında bir başlarına, sisteme meydan okudular/okuyorlar.
Bilgisayar devrimi, daha önceki devrimler ile kıyaslandığında, çok hızlı bir devrimdi. Fikrin izi 19. Yüzyıla, Babbage’ın analitik makinesine kadar sürülebilse de, neticede ilk elektronik bilgisayar 1947 tarihliydi. Otuz yıl kadar sonra sıradan insanlar bilgisayar sahibi olabilmeye başladı. Yani yukarıda sözünü ettiğim üsttenci tutum, olsa olsa, kırk yıllık bir dönemle sınırlı ama o kısacık dönemde bile devasa bir distopya külliyatı birikmiş, toplumda bilgisayar ve teknoloji karşıtlığı, daha doğrusu teknolojik elitten şüphe etme hali birikmişti.
Human Genom Project 1990’da başladı. 13 yıl sonra tamamlandığında, yeniden başlansa birkaç haftada bitecek kadar hızlı gelişmişti teknoloji. Sadece birkaç yıl sonra gen düzenleme mümkün oldu. Sonrası… Baş döndürücü. Yani alışılmadık kadar hızlı olan bilgisayar devriminden de çok daha hızlı bir devrimin içinde yaşıyoruz. Ne yapacağımızı bilemiyor olmamız normal. Bildiğimiz kitaplardan kopya çekiyoruz. En yakın tarihli kitap da Bilgisayar Tarihi. Dolayısıyla kaygılarımız da o tarihte üretilmiş olanlara paralel gelişiyor —düşüncesiz bir teknokratik elitten kaygılanma gibi. Reaksiyonlarımız da —bilgisayar hackerlarının yerine biohackerlar gibi…
Bu uzun parantezin özeti: Evet, gen teknolojisi hakkındaki bilgiyi yaymak isteyen biohackerlar da var ABD’de… Muhtemelen dünyanın başka yerlerinde de varlar ve hızla çoğalacaklar. Toplum dediğiniz şey, aha işte orada teknolojiyi üretenler, burada ondan ürkenler, şurada teknoloji hakkında biraz bir şey öğrenince aklına sadece “buradan nasıl para kazanabilirim” sorusu düşenler, yanlarında “yedirmeyiz ulan bunu size” diyenler, beri yanda “acaba bizim çocuğun derdine bir derman çıkar mı buradan” diye ümitlenenler… Bütün bu enva-i çeşit insanın bir organizasyonu toplum dediğiniz.
Ve bilgisayar tarihi de gösteriyor ki, elitlerin öngörüleri her ne olursa olsun, toplum, olağanüstü bir hızla öğrenebiliyor. Bugün insanların bilgiişlem araçlarını kullanma konusunda sahip oldukları bilgi ve becerilere sahip olabilecekleri, 1980’de hayal bile edilemezdi. Okullarda öğretilmeye çalışılan şeyleri öğrenmekte müthiş beceriksizlik sergileyen insanlar, öğretilmeye kalkılsa öğrenemeyecekleri şeyleri öğrendiler. Biliyorlar.
Eh, siz öğretmeyince, mektepte öğrenilmeyince, birden kıymeti düşüyor o öğrenmenin. Ama o öğrenme olmasaydı, bilgisayarlar birilerinin tekelinde kalsaydı… Nasıl bir toplumda yaşıyor olurduk? Böyle bakınca, olağanüstü kıymetli bir öğrenme, kaşla göz arasında edinildi ve yayıldı. İçinde yaşadığınız, o öğrenmeyi gerçekleştirmiş olan bir toplum. Biraz saygıyı hak ediyor bence.
Hesap şöyle de yapılabilir. 1980’de mesela, ABD Kongresi “geleceğin dünyasında insanlar bilgisayar kullanabilir olmalı” diye karar verseydi… İşi uzmanlara havale edecek, çoğu IBM’den ücret alan seçkin bilgisayarcılar toplanacaklardı. Onlara “toplumun bilgisayar kullanabilir hale gelmesi için neler gerekir, o gerekenler nasıl edindirilebilir” diye sorulacaktı. Kapsamlı müfredatlar hazırlanacak, bir seferberlik başlatılması teklif edilecek… Ve saire. Yüz milyarlarca dolarlık bütçeler talep edilecekti. Kendiliğinden oldu. 1980’deki bilgi seviyesi ile bugünkü bilgi seviyesi arasındaki fark muazzam ama… Görünmüyor.
Öğreniyoruz. Sadece teknik bilgiyi değil, karar verme süreçlerindeki yerimizi edinmeyi ve müdafaa etmeyi de mesela.
Unnatural Selection’ın esas mevzuuna da geleceğim. Emin olun.