Tayfun Atay, Marks’ın desteğini de arkasına alarak, insanın birincil doğası ile ikincil doğasının arasındaki gerilimden söz ediyor. Marks’ın desteği şart, aksi halde içinde debelendiğimiz kavram kargaşası akla tuhaf sorular düşürebilir. Benim aklıma düşüyor mesela, Marks’ı yanılmaz bir yol gösterici olarak göremediğimden olabilir. Bu arada Ümit Kıvanç’ın bitmeyen, sanki bitmeyecekmiş gibi görünen tefrikasını da hatırlatmam gerekiyor
Go diye bir oyunun mevcudiyetini ve kurallarını, küçükken, Bilim ve Teknik dergisinden öğrenmiştim. Hemen bir tahta çizmiş, pullar kesmiş, birilerine bildiklerimi aktarmış, oynamaya çalışmıştım. Kuralları bilmek ile oynamayı bilmek arasındaki farkı, zannımca, ilk defa Go sayesinde hissettim. Benzer bir duyguyu, mesela satranç öğrendiğimde ve oynadığımda hissetmemiştim. Elbette satrancı da doğru dürüst oynayabiliyor değildim ama oynamayı
İmamoğlu’na manasız taarruzlar gerçekleştirildi ve yine post-truth analizleri patladı. T24’te Emre Tansu Keten’in, Lee McIntyre’nin kitabına gönderme yaptığı yazısı, yaygın “ne günlere kaldık, ah nerede eski güzel hakikat günleri” modelinden biraz farklılık gösteriyor gibi görünüyor. Biraz… Daha önce dedim, tekrarlamak gerekiyor: Hakikat sonrası yeni bir hal değil —Osmanlı’nın Kayı kökenleri, Edebali’nin Osman’a nasihati filan gibi
Diken’de yazdığı yazı Murat Sevinç’i kesmemiş, mevzua Duvar’da devam etmiş. Bence iyi etmiş. Yazıların ikisini de okumalısınız diye düşünüyorum. Ancak… Sevinç’in —muhtemelen sepetlendiği işine duyduğu saygı yüzünden— eğitime, eğitim gibi eğitime ziyadesiyle mana yüklediği kanaatindeyim. Hak etmediği kadar mana… Mesele eğitimden, eğitimsizlikten, eğitimde kalite düşüklüğünden, eğitimin devletin bir ideolojik aygıtına indirgenmiş olmasından kaynaklanmıyor. “Eğitimi ihmal
Kaosu bilimin bir nesnesi olarak ele alan çalışmaların hikâyesini anlatan hemen herkes, anlatısına, Lorenz’in meteorolojik tahmin çalışmalarıyla başlar. O çalışmalar bize garip çekiciler (strange attractor) kavramını hediye etti. Daha önce âlemin iki tür çekicisi olduğunu varsayıyorduk. Birincisi… Çukur bir kabın içindeki bir bilyeye kuvvet uygularsanız, uyguladığınız kuvvete uygun bir biçimde hareket eder, bir yörünge çizer
Aydınlanma aklına ilham olan Newton fiziği iyiydi. Platon’un dünya kavrayışı gibi iyi. Basit, evrensel, deterministik, çizgisel (sequential), lineer, sürekli (continuous) ve saire… Her ikisinin de belki bir tek kusuru var, âlem Newton fiziğinin ve Platonik kavrayışın ima ettiği gibi değil. Newton’un çağdaşları, Newton’un fiziğinde ufak tefek düzeltmeler yaptılar. Onu rafine ederlerken, esasen, âlemin sırrının Newton
Daha önce mutlaka söz etmiş olmalıyım, Frank Close’un Lucifer’s Legacy —The Meaning of Asymmetry (Şeytanın Mirası — Asimetrinin Manası diye çevrilebilir herhalde) adlı bir kitabı var. Müthiş misallerle dolu, müthiş ufuk açıcı bir kitap. Türkçeye çevrildiyse haberim olmadı. Bahsi geçen kitabı okumadan önce de Platon’la, simetriyle, bu kavramların muhtelif türevleriyle ilişkimi çoktan dondurmuştum, kavgalıydım. Ama
Halil Berktay Serbestiyet’te, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen Marksizm ve Ahlak tefrikasını nihayet bitirdi (http://serbestiyet.com/yazarlar/halil-berktay/12-ve-son-fraksiyon-ahlaki-ahlakin-fraksiyonlasmasi-847851). Hepsini sabırla, inatla, ibretle okudum. Sabır, malum, gerekiyordu. İnat olmadan da zordu. İbret? “Vay neler dönmüş ya” filan gibisinden bir şeyden söz etmiyorum, hepsi az çok bildiğimiz şeyler. “Berktay kendi tornistanına nasıl da yüzsüzce bir altyapı inşa etmiş” türünden bir şey