Siyasetin İşini Eğitimden Beklemek

Tanzim Satış kuyruğu bereket kuyruğu imiş.

Diken’de yazdığı yazı Murat Sevinç’i kesmemiş, mevzua Duvar’da devam etmiş. Bence iyi etmiş. Yazıların ikisini de okumalısınız diye düşünüyorum.

Ancak…

Sevinç’in —muhtemelen sepetlendiği ine duyduğu saygı yüzünden— eğitime, eğitim gibi eğitime ziyadesiyle mana yüklediği kanaatindeyim. Hak etmediği kadar mana…

Mesele eğitimden, eğitimsizlikten, eğitimde kalite düşüklüğünden, eğitimin devletin bir ideolojik aygıtına indirgenmiş olmasından kaynaklanmıyor. “Eğitimi ihmal edelim, sistemi ıslah etmek için kafa yormayalım” filan diyor değilim. Ama bahse konu olan mevzu eğitimle, eğitim sisteminin ıslahıyla filan çözülebilir bir mevzu değil. Esasında Sevinç’in kendisinin de işaret edip durduğu gibi, eğitim almış, nispeten kaliteli eğitim almış olanların birçoğunun, dünyayı kavrama hususunda, diğerlerinden pek farkı yok.

Mesele eğitim/eğitimsizlik değil, siyaset/siyasetsizlik.

Siz sittin sene, (a) tek bir doğru olduğu, (b) bu doğruyu öğrenmek için eğitim gerektiği, (c) o doğru öğrenilip tatbik edildiğinde her şeyin iyi olacağı, (d) doğru biricik olduğuna göre, o doğrunun dışındaki bütün seslerin ya hain, ya ahmak veya işbirlikçi olduğu varsayımını topluma enjekte ederseniz, sadece okullarda tornadan geçirdiğiniz şahıslar değil, kendilerine erişememiş olduğunuz yığınlar da bir biçimde enfekte olurlar. Toplum, neticede bir bünye, karaciğerinize musallat olan bir virüs, hiç ilgi duymadığı dokularda da sayısız rahatsızlığa yol açar.

Neticede Sevinç’in içinden çıktığı ve sözünü ettiği mahalleden bir yığın diplomalı çıktı. Onlar da doğruyu biliyor olduklarını varsayıyorlar. O doğrunun temsilcisi olarak da Erdoğan’ı görüyorlar. Erdoğan’a muhalif olan herkesin de ya hain, ya ahmak veya işbirlikçi olduğunu düşünüyorlar. “Düşünüyorlar” dedimse, Erdoğan öyle söylüyor, kabul ediyorlar yani. Erdoğan çok belagat sahibi olduğundan, onu dinleyince “a bak neler dönüyormuş, mesele neymiş” dediklerinden değil. Dünyanın böyle iyiler ve kötüler, doğru ve yanlışlar diye tasnif edileceğini, öyle tasnif edilmesi gerektiğini öğrenmiş oldukları için, zihinlerinde zaten o kategoriler yer etmiş olduğu için, Erdoğan “bunlar bize muhalif, demek ki hainler” dediğinde ekstra bir çaba lazım gelmiyor.

Erdoğan bu işi ilk işlediğinde muhalefet cenahından “ulan dünya öyle tasnif edilmez/edilemez” diye bir itiraz yükseldi mi? Yükselmedi. Çünkü —esasen— HDP de dâhil bütün muhalif cenah da aynı kavramlaştırmayla zehirlenmiş durumda.

İtiraz yükselmeyince, Erdoğan kademe kademe, bütün muhalifleri hain kategorisine soktu.

Kimse sormuyordu daha önce, “ahalisinin kahir ekseriyeti hain olan bir toplumun hayatta kalma şansı nedir, neden Türkiye’de başka ülkelerdekinden çok daha fazla hain var” filan diye. Şimdi de sorulmuyor. Herkese göre, kendisi gibi olmayan herkes hain. Mevzu Erdoğan’la sınırlı değil.

Toplumu tasnif etmekte istihdam edilen kavram haritası, eğitimin bir marifeti değil. Evet, eğitim sistemi de işbu kavram haritasının pekiştirilmesinde üstüne düşeni yaptı/yapıyor. Ama esas mesele siyasette. Siyaset, hep, ısrarla mezkûr nebatı suladı, besledi, büyüttü. Toplumun kavram haritalarının biçimlenmesi ve zamanın ruhuna göre güncelleştirilmesi işi siyasetin işidir.

Demokrasi bu yüzden kıymetli. Demokrasi, hakikatin (a) biricik olmadığı, (b) değişmez olmadığı ve esas mühimi (c) bir tek insanın zihninde merkezileşemeyeceği, ancak dağıtılmış olarak var olabileceği bir âlemin, yani içinde yaşadığımız âlemin siyasi formudur. Platonik bir âlem için en uygun siyasi formu Platon Devlet’inde anlatıyor zaten.

Demem şu, zihinler hazır hale getirilmemişse, dünyanın en parlak fikirlerini bile o zihinlere yerleştiremezsiniz. Bir fikir bir zihinde (mesela sizin zihninizde) bir dizi nöron patlamasını tetikliyorsa, zaten hazır hale gelmişsiniz demektir, marifet fikirde değil, sizin zihninizdedir yani.

Ve…

Eğer bir tek adam en doğru, tek doğru çözümse, mevcut aktörler arasında o role en uygun olanı Erdoğan’dır, ahali, en azından bu hususta, okumuş çocuklarından daha sağduyulu yani. Erdoğan’la mücadele etmek gibi bir niyet vardı ise, tek adamlıkla, tek doğruyla mücadele edilmesi icap ediyordu, karşısına Atatürk koyarak değil. Atatürk öldü ama Erdoğan yaşıyor neticede. Ahali de yaşayanı ölü olana tercih ederek, akıllıca davranıyor.

***

Sevinç’in yazıları, ısrarla vurguladığım bir başka husus için de müthiş veri sağlıyor. Ahali —ve burada ahali dediğimde sadece Tanzim Satış kuyruğundakileri değil, herkesi kastediyorum— siyasi pozisyonunu yukarıdaki aktörlere göre değil, boydaşı/zemindaşı olduğu diğer insanlara göre belirliyor. Birleri kuyruktakilere bakıp “benim bunlarla işim olmaz” diyor, kuyruktakiler de kendilerine bakıp böyle söyleyenlere bakıp “madem öyle, işte böyle” diyor. Şunları şöyle, bunları böyle eğiterek çözülebilecek bir problem değil bu.

Ya ne lazım?

Siyaset.

Bir başka biz tarif etmek ve o bizin daha geniş bir kesimi kapsamasını sağlamak gerekiyor. Siyasetçi dediğiniz esnafın, dünyanın her yerinde esas kafa yorduğu husus budur. Türkiye’de? Mevcut biz tarifleri sabit kalmak kaydıyla, birileri İstanbul’u, Ankara’yı —dolayısıyla İstanbul’un, Ankara’nın rant imkânlarını— kaybetmemek için ne lazım geldiğine, ötekiler de İzmir’i, Beşiktaş’ı —ve dolayısıyla ilgili rant imkânlarını— kaybetmemek için ne lazım geldiğine harcıyor mesaisini.

Ortaya bir şey çıkıyor.

Sonra “her şeyin başı eğitim”. Geçiniz.