Uf Olmuş

Geçen gün dediğimi bir de başka türlü söyleyeyim. Başımıza kötü bir şey geldiğinde, onun kötücül bir öznenin marifeti olması gerekmez. Yani kötülüğün varlığı, kötü bir öznenin varlığını gerektirmez. Başımız dertte, eyvallah. Ama orada bir yerlerde, kapitalizm, küreselleşme, üst akıl ve sair bir veya birkaç özne “ulan şunların başını bir derde sokayım” demiş de başımıza gelenler gelmiş değil.
Dünyada kötülüğe en uzak olduğunu düşündüğünüz, kendisinden kimseye bir kötülük gelemeyeceğini varsaydığınız herhangi bir canlıyı tahayyül edin. Mesela kış günü donmak üzereyken pencerenize konmuş bir serçeyi. Eğer şartları denk getirebilirse serçeler sınırsızca çoğalma eğilimindedir ve bu çoğalma ameliyesi sırasında sadece kendileri dışındaki canlılar için tehdit olmakla kalmaz, birbirlerine de zarar verirler.
La Fontaine’in ağustos böceğinin haddini bildirmek için kullandığı, çalışkan ve kimseye zararı olmayan karıncalar mesela… Biyokütlesi muhtemelen en büyük hızla artan tür ve sadece insanlar için değil, bütün canlılık için müthiş bir tehdit.
Kötülük diye gördüğünüz şey, yani, o nizamını, o ahengini yerlere göklere koyamadığınız, elimizden çektiklerine kıyamadığınız tabiatın işleyişinden kaynaklanıyor. Bütün iyilikler ve bütün güzellikler gibi… Ortada kötü bir özne yok ama kötülük var.
Kapitalizm denen şey de tabiat gibi bir şey. İçinde kötüler barındırması gerekmiyor bir takım kötülüklerin zuhur etmesine zemin olması için. Kendisinin kötü olması hiç gerekmiyor.
***
Ama canım, insanın aklı var. Tabiatın yaptığından daha iyisini yapmakla mükellef değil mi?
Eh, kapitalizm denen şey, zaten insan türünün aklının örgütlenmesinden ibaret. Kovandaki arıların herhangi birinin aklıyla akıl edilemeyecek şey, kovanın bir bütün olarak yaptığı, yani akıl ettiği. Kapitalizm de fiyatın piyasada oluşmasından ibarettir. Ve bu yolla bütün insanların aklının kaynak tahsisi probleminin çözümünde istihdam edilmesi sağlanmış olur.
Yok, biz akıl derken onu kastetmiyoruz. Dağdaki çobanın aklı lazım değil bize. Bilimden söz ediyoruz.
Aha öyle bir bilim yok.
Nişanyan geçen gün, Reform hakkındaki kanaatler üzerine eğlenceli bir yazı yazdı. Aklıma, Netflix’in Babies belgeselinden bir sahne geldi. Bilim kadını, bebeklerin her gün azar azar, tedrici olarak büyümediğini, birkaç gün hiç büyümedikten sonra aniden, mesela bir santim büyüdüğünü bulmuş. Şaşırmış. Sonra bunu bir bilimsel toplantıda sunduğunda, salondaki bilim insanları kendisini fena halde aşağılamış, hırpalamışlar.
Nişanyan’ın eğlendiği husus, Babies belgeselindeki ile benzer bir karaktere sahip. Çok bilimsel beylerimizin/ hanımlarımızın hemen hepsi, “12. Yüzyılda hal şuydu, şimdi şu” diyorlar, iki noktayı birleştiren bir çizgi çiziyorlar, “demek ki dünya şu yoldan geçmiş” hükmüne varıyorlar, sonra da “demek ki 16. Yüzyıldaki Reform hareketi…” deyip, ona, Avrupa’yı şuradan şuraya giderken geçtiği bir durak muamelesi yapıyorlar. Bir basit problem var, Nişanyan’ın işaret ettiği gibi işler öyle olmadı. Çünkü dünya öyle yol almıyor, bebekler de öyle büyümüyorlar. Ve bilim insanları şurada hayatın kesikli olduğu gerçeğini keşfedip şaşırdıklarında, hayal kırıklığına uğradıklarında, “bu iş de kesikli olabilir” demiyorlar, “o bir istisna, dünyanın kalanı hâlâ lineer diferansiyel denklemlerle ifade edilebilir bir şey” diyorlar. İlla o doğrusallık varsayımını, determinizm varsayımını, çizgisellik varsayımını filan yanlarında taşıyorlar.
Şimdi mesela… Covid-19 bir metreden bulaşabiliyor mu? O halde herkes herkesten en az bir metre uzakta olursa… Bingo! Uzaklaşın ulan birbirinizden. Aranızda en az bir metre olsun. Ama ben ekmek alacaktım. Bir metre uzaktan al. Filan.
Defalarca dediğimi tekrarlamam gerekiyor, bilim başka, bilimcilik başka. Bilimcilerin kahir ekseriyetinin bilim denen şeyle zerre kadar akrabalığı yok. Bilim, ilaveten, mürşit filan da değil, yol göstermez. Yani bebeklerin nasıl büyümesi gerektiğini söylemez/söyleyemez. Bebeklerin nasıl büyüdüğü hususunda tespitlerde, iddialarda bulunur, hepsi o.
Neticeten… Kaynak tahsisi probleminin bilimsel bir çözümü yok.
Diyelim ki —ve zaten öyle oluyor ki— virologlar “yarın şöyle bir pandemi olabilir, dolayısıyla tedbirli olmak, şu kadar yatak kapasitesi, bu kadar hekim, şu kadar hemşire bulundurmak gerekir” diyorlar. Jeologlar “yarın şöyle bir deprem olacak, yer hareketlerini incelemek için şu donanıma, konutların şöyle yenilenmesine, şurada şu kadar toplanma alanına ihtiyaç var” diyorlar. Çevreciler “iklim değişikliği şöyle dertlere yol açacak, karbon salınımını şuraya düşürmek, hava kirliliğinin can almaması için şunları gözetmek gerekir” diyorlar. Hepsi de hepimizi çok seviyorlar ve… “İnsan canı bu, bedel biçilemez, ne pahasına olursa olsun” diye de ekliyorlar.
Mesele şu ki, işbu grupların ve daha nicelerinin hepsinin dediğini yapmaya gücümüz yetmiyor. Birkaç grubun dediğini yapmaya kalksak, evet deprem olursa, pandemi çıkarsa filan kurtulacağız da… Çoğumuz oraya kadar yaşayamayacağız. Muhtemel bir depremde, muhtemel bir pandemide ölmemek için bugün yapmak zorunda olduklarımızı yapsak, yaşadığımız şey hayata benzemeyecek.
Tıpkı şimdiki gibi…
Klavye başına geçince her biri birer bilimsel deha kesilen, Türkiye’nin eşsiz eğitim sisteminin tornasından geçmiş —buna istinaden kendi geçtikleri tornayı da şiddetle eleştirebilen ama kendilerinden yine de son derece emin kalabilen— allamelerimiz, “insanlarımız ölmesinler, yaşasınlar, ey devlet neredesin, hepsini kapat evlerine” diye derin fikirlerini bilimsel platformlarından üzerimize boca ediyorlar. “Ama böyle de olmaz ki” diyene de, benzersiz bir küstahlıkla, “ahmak, ne anlarsın sen, bilim öyle diyor” filan.
Öyle mi diyor bilim? Kim bu bilim? Ortada bazı bilim insanları var, salgının sağlık sisteminin kapasitesini aşması riskini ertelemek için sosyal mesafenin işe yarayabileceğini —daha doğrusu akıllarına başka bir çözüm gelmediğini— söylüyor. Başka bazıları var, bu teze tereddütle bakıyor ve giderek azınlıkta kaldılar.
Çünkü…
Dünyanın hemen her yerinde bilim denen şeyden zerre miskal nasibi olmadan bilimci zibidilerin başları döndü —başkalarına ne yapmaları gerektiğini buyurma fırsatının şehvetiyle… Kalabalıklar da bu taarruz karşısında sindiler.
Çünkü…
Bu zibidilerin bilim anlayışı, yani bilimsellik, her türlü faşizmin esas kaidesidir. Bütün faşizm heykelleri, doğrunun bilinebilir olduğu dolayısıyla birilerinin onu bildiği —ve muhtemelen kendilerinin de o bilenlerden olduğu— imanı üzerinde yükselir. Dolayısıyla kaynak tahsisi probleminin dışarıda/yukarıda bir yerlerde çözülebilir olduğu inancı, esasen ve sadece faşizme yol açar. Eğer mevcut problemlerin kaynağı olarak kapitalizmi işaret edip duran zevatın kastı kaynak tahsisi için böyle bir çözümse, bilin ki, teklif ettikleri şey —bilerek veya bilmeyerek— faşizmdir.
Bir hanenin geliri ancak aile fertlerinin karnını doyurmaya yetiyorsa, “ulan çocuklarını neden okutmuyorsun, yarın dünyada yerleri olmayacak” demenin manası yok. Hayatta kalmak için gerekenden fazlasının tamamını çocuklarının eğitimine harcamak zorundaysa, “ulan niye tasarruf etmiyorsun, yarın hastalanırsan ne olacak” demenin de… İnsanlığa bir bütün olarak bakılır, bir hane gibi düşünülürse, eh evet zaruri ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşıladı. Çocuklarını okuttu. Bir yerlere ciddi bir tedbir akçesi de koymuş ki, İtalya dışındaki dünyanın kapasite sınırı şimdilik zorlanmadı.
“Ama Afrika’da açlık, müthiş eşitsizlik, silahlanmaya şu kadar kaynak aktarılırken sağlığın ihmal edilmesi” filanlarsa kasıt… Onların kapitalizmle dolaysız ilişkisini kuramayız. Emperyalizm ve —ona duyulan reaksiyonu absorbe ederek— emperyalizmin sürmesini sağlayan ulus-devlet kavramını masaya yatırmadan da meseleyi anlayamayız. Bunlar ayrı mevzu.
Neyse…
Başlarına ne gelirse gelsin “kapitalizm” diye haykıranlar, hani bir yere çarpıp canı yanınca ağlayan bebeklerin halini hatırlatıyor bana. Ebeveynleri gelir ve onları yatıştırmak için, “ne oldu bakayım, uf mu oldu, sehpanın şurası mı vurdu, dur ben onu döveyim” der, “al sana sehpa, al sana” diye bir iki vurur sehpaya. Ve bebek, düşmanın cezalandırıldığını görüp yatışır. Eğer bu hanımlara/beylere de uf olduysa, ben o kapitalizmi ne yaparım yapmaya da… Bence büyüseler iyi olacak.
Çünkü…
Yaşadıklarımızdan da daha zor günler bizi bekliyor.