Yağmur ve Bireysellik

Tarım yapmak için yağmura güvenilemeyecek, sulama kanalları inşa etmeye ihtiyaç duyulan coğrafyalarda kolektivizmin daha köklü olduğu, bireyselleşmenin daha zayıf olduğu teorisi uzun süredir dolaşımda. “E tabii, ortak/toplumsal amaçlarla, dönemin teknolojik imkanlarına göre devasa sayılabilecek projelere katılmak zorunda kalan insanlar için bireysel olmak daha zordur” gibi analitik/spekülatif bir akılla akledilip onaylanan bir teori de değil bu. Toplumların bireysellik seviyelerinin muhtelif ölçümleri ile bölgelerin tarımsal teknolojilerinin tarihi haritalarda üst üste konunca da anlamlı bir çakışma bulunuyor.

Sonra? Toplumun kolektivizm seviyesi ile otoriterliğe temayülü arasında da bir korelasyon kurabiliyorsunuz. Böyle gidiyor.

Son dönemde yapılan çalışmalar, genellikle, daha karmaşık modellere ihtiyaç duyulduğunu, sosyal dokuya dair meselelerin bir veya birkaç değişkenle açıklanamayacağını iddia etmekle kalmıyor, daha karmaşık modeller geliştirmeye, teklif etmeye de çalışıyorlar. O tür çabalar içimi daha çok ısıtıyor. Ancak bahse konu olan çalışmalarda da, genellikle, zamanında sulama kanalları inşa etmek zorunda kalmış toplumların bugünkü torunlarının daha kolektivist, daha az bireysel ve otoriterleşmeye daha yatkın olduğu iddiaları buharlaşmıyor. Sadece birkaç değişken daha ekleniyor sulama kanallarının yanına…

Zamanında dedelerinin sulama kanalları inşa etmek zorunda kalmasının bugünkü toplumların karakterleri üzerindeki etkisinin nasıl ve ne kadar olduğunu bilebileceğimi düşünmüyorum. Ama bir etkisi olduğundan şüphem yok.

Bugünkü meselem şu: Dünyaya uzun süre, o sulama kanallarını inşa eden toplumlar vaziyet ettiler. Yani? O süreçte nasıl bir sosyal karakter geliştirmiş iseler, ne tür sosyal örgütlenme pratiklerini içselleştirmiş iseler, o karakterler ve pratikler, uzun süre dünyanın en gelişmiş, en zengin, en barışçı toplumları olmalarını sağlamış.

Yani?

Her nelerse o özellikler, evrensel olarak, özsel olarak kötü/olumsuz şeyler değiller. Bir dönem işe yaramış, şimdi daha az işe yarıyor, filan. İşe yaradığı dönemde neden işe yaramış? Daha büyük insan gruplarının ortak bir hedef olmasa bile ortak bir yaşantı için örgütlenebilmesini sağlamış. Daha büyük grupların tabiatı daha yüksek verimle istismar edebilmesine imkân vermiş. Dolayısıyla daha yüksek artık değer üretimini mümkün kılmış.

O dönemde çok bireysel takıldıkları söylenen toplumlar ise yoksulluktan kırılmışlar. Doğru dürüst organizasyonlar kuramamışlar. Birbirlerini yemişler. Daha zengin olanlara imrenmiş, fırsat bulduklarında onların ürünlerini yağmalamışlar. Ve saire…

Sonra devran dönmüş. İklim değişmiş bir nevi. İbre bireyselliğe daha çok prim verecek şekilde dönmeye başlamış. Öyle olmaya başlayınca bireyselliğe daha yatkın olan toplumlar, aniden, sıfırdan bir dünya kurmuş değiller. İbre dönerken, daha önce binlerce yıl boyunca biriktirilmiş olan ne varsa, kısmen yağmalanarak ve kısmen öğrenilerek, yeni dünyanın harcında kullanıldı. Dünya böyle işliyor. Memeliler sürüngenlerin milyarlarca yıl boyunca biriktirdiklerinin üzerine, yanına bir şeyler ekliyorlar da oluyor olan.

Ama sürüngenler “tamam memeliler dünyaya geldi, artık işimiz bitti” filan diyor değiller. Muhtemelen hâlâ sürüngenlerin biyokütleleri memelilerinkinden daha büyüktür. Muhtemelen sürüngen türleri memeli türlerinden daha çeşitlidir. Ve muhtemelen sürüngenler, yeryüzünde vuku bulabilecek muhtelif yıkımlara, memelilerden daha mukavimdir. Belki de hepsinden mühimi şu ki, memelilerin bu dünyada mevcudiyetlerini sürdürebilmeleri, birçok başka faktörle birlikte, sürüngenlerin mevcudiyetine de bağlı.

Kültürler, toplumların sosyopolitik örgütlenme biçimleri, bir ekosistem teşkil ediyor. Hep birlikte evrimleşiyorlar.

***

Bütün bu hikâye içinde beni en çok rahatsız eden hususlardan biri, hemen her neslin, kendisini dünyanın geldiği nihai hal olarak görüyor olması. Sanki bugünkü şartlar ilelebet devam edecek, şimdi kazandıran vasıflar hep kazandırıyor olacak, en azından şimdi kazanıyor olanlar gelecekte işe yarayacak olanı da daha önce edinip hep kazanan olmayı sürdürecekler gibi bir hikâye yazılıyor. Hiçbir manası yok ve muhtelif kelimelerle defalarca dile getirdim bence neden manasız olduklarını.

Canımı çok sıkan şeylerden bir başkası da, şu kolektivizm/bireysellik tasnifi. Bu hususta nüanslara çok daha hassas sınıflandırmalar gerektiği kanaatindeyim.

Mesela…

Bireyselliğin en yaygın olduğu söylenen toplumlarda da grup-içi dayanışma —veya daha doğru bir ifadeyle kabile üyelerini başkalarına tercih etmeye yol açan olumlu önyargılar— yaygındır. Afrika’nın veya Amazon’un yerli kabilelerindeki kabilecilik seviyesi ile ABD’de beyazların siyahları dışlayan kabilecilik seviyesi arasında sahiden bir fark var mıydı, emin değilim. Esas mühimi, ulus-devlet denen siyasi formu —yani sosyopolitik örgütlenme biçimini— icat edip yaygınlaştıran toplumlar, tam da daha bireyselleşmiş olduğu söylenen toplumlardı ve geliştirdikleri model, münhasıran, grup-içine yönelik bir olumlu önyargı inşasıyla gerçekleşti. Yani? Daha önce görülmemiş ölçeklerde bir kabile inşa edip sonra da kabileciliğin devlet eliyle propagandasını yapmakla.

Böyle bakarsak, demek ki bireysellik nevzuhur bir kabilecilik ile dizginlenmiş olmasaydı, modern Batı medeniyeti olmayacaktı da diyebiliriz. Ve yine böyle bakarsak, bireysellik/kolektivizm filan gibi kavramları yeniden elden geçirmek gerektiği neticesine de varabiliriz.

Her halükarda, ulus-devlet ölçeğindeki kabilelerin ekonomik olmadığı bir dünyada yaşıyor olduğumuzu söyleyebilirim. Teknoloji, bir vakitler optimum büyüklük olan ulus-devlet ölçeğini ekonomik olmaktan çıkardı. Bu işi sadece teknolojinin yaptığını söylemek hakça olmayabilir, insan türü bir yandan öğreniyor da…

Bugünün dünyasında İslam ülkelerinin işbirliği yapması filan gibi hayallerin bir manası yok. Nüfusunun önemli bir bölümü Müslüman olan ülkelerin sosyal ve örgütsel birikimleri insanlık için önemli kıymetlerdir, yukarıda demeye çalıştım. Ancak o birikimler her nelerse, öyle merkezi bir biçimde örgütlenerek ve yeni usül bir kabilecilik anlayışıyla hayata katkı yapamazlar.

İslam işbirliğinden söz eden zevatın zaten hiçbirinin öyle insanlığa veya kendi toplumlarına katkı yapmak filan gibi dertleri yok, ben de biliyorum. Bir salonda toplanıp âlemin hamaset külliyatına manasız eklemeler yapanların eksiksiz tamamı, kendi şahsi ikballerini bir süre daha garanti etmenin yollarını arıyorlar, farkındayım. Ama hani bir yerlerde insanlığın, İslam’ın ve Müslümanların akıbetleri hakkında halis niyetleri olan birileri varsa diye —ve onlara— konuşuyorum.