Akıl Kalmadı, Kibir Versek!

Çocukluğumun ilk yılları, Eskişehir’de, toprak evlerle bezeli mahallelerde geçti. Her bahar özenle kireçle badanalanan, pencerelerinde çiçekler bulundurulan evler, muhacirlerin evleri idi. Bundan altmış yıl önce, üzerinden onlarca yıl geçmiş mübadele marifetiyle birbirine temas etmek zorunda kalmış iki ayrı “kültür” arasındaki gerilimler hâlâ —bir biçimde— hissediliyordu. Bir taraf diğerini medeni olmamakla, ötekiler de berikileri gelip kendilerini yerlerinden etmekle itham ediyordu.

Kolay değildir bu işler.

“Aha işte ahali ırkçı, diyorduk da inanmıyordun” denebilir. Değildi ve şimdi de değil. Farklı kesimlerin birbirine her değdiğinde, sürtünmeden kaynaklanan her sıcaklık artışına ırkçılık diyecek olursak…

Ahalinin suçu yok. Vahap Coşkun Serbestiyet’te, Ağaoğlu’nun Serbest Fırka dönemine ait hatıralarından alıntılar yapmış. Ağaoğlu bir yerde demiş ki “Ah! Şarkın bu riyakârlığı! Kelime altına saklanarak vehmi mevcut, hayali gerçek gibi göstermekten çekinmemek! Bu zavallı ülkenin bütün felaketlerinin kaynağı bu korkunç ruh hastalığındadır.

“Bizde Cumhuriyetten en ufak bir belirti bile yoktur. Bizdeki rejim tam manası ile en şiddetli bir diktatörlüktür ve bunu hepsi biliyor! Fakat buna rağmen herkes hürriyetten, cumhuriyetten bahsediyor, herkes serbest cumhuriyet olduğunu söylüyor, iddia ediyor!

“Karşılıklı bir aldatmadır ki memleketin bir ucundan diğer ucuna kadar devam edip gidiyor!”

Aslında görülüyor ki ahali, eline fırsat geçirdiğinde, Serbest Fırka’nın arkasında hizalanıp gereğini yerine getirmiş. Mesele Şarkın riyakarlığında filan değil, Ankara’da çöreklenmiş bir avuç —kendisine siyasi denen— zibidi ile, İstanbul’da çöreklenmiş bir avuç —kendisine münevver denen— zibidinin post paylaşma kavgasında.

Nereden anlıyoruz meselenin nerede olduğunu? Çocuğunu kaybetmiş bir baba, yani sıradan bir insan, “kurban veririz, yeter ki bizi kurtarın” demiş. Buna mukabil, Ağaoğlu’nu acılara gark edenlerin profili bambaşka.

“Daha beş sene evvel dinin unutulduğundan, Arap harflerinin kalktığından, hilafetin lağvından, peçelerin kaldırılmasından acı acı şikayet eden hocalar gördüm ki bu kerre bizi bütün bunları geri getirmek fikriyle itham ediyorlar.

“Hürriyetsizlikten, cebir ve tahakkümden, suiistimallerden, murakabesizlikten ağızlar dolusu söz söyleyen münevverler gördüm ki bu kerre hürriyetin zararlarından, Yeni Fırkanın memleketi uçuruma götürdüğünden hararetle bahsediyorlardı.

“Liberalliği ile şöhret kazanmış edipler gördüm ki, faşizmin ideal bir idare şekli olduğunu ispata koyuldular…

“Evvelce göğsüne vurarak ‘tek başıma muhalefete devam edeceğim’ diye kahramanlık gösterenler, Fırkanın dağılmasından bir gün sonra Gazi’den çeşitli maddi ve manevi teselliler almak şerefine nail oluyorlar. Bunlardan bir kısmı banka idare meclis azalıklarına tayin ediliyorlar, ‘kızlarının düğünleri’, ‘çocuklarının hastalıkları’ münasebetiyle büyük ikramlara nail oluyorlar, kalanları ise, bir ikisi dışında, nedamet göstererek sığınıyor ve yine mebus yapılıyorlar. 

“Bu ne hayret verici bir komedya idi!”

Vahap Coşun “sanki bugünleri anlatıyor Ağaoğlu” diyor. Evet öyle. Yine bir avuç zibidi —ahaliden Ağaoğlu gibi bir destek görmüş olanlar da dâhil— kendileri gibiler tarafından ortada bırakılınca, “Şarkın riyakarlığı” filan gibi kavramlaştırmalarla, kendi basiretsizliklerinin faturasını ahaliye çıkarıyorlar.

Aynı sitede Alper Görmüş de son günlerde olup bitenleri yakın tarihin perpektifine yerleştirirken, bir tuhaf hikâye anlatıyor. Deniz Baykal diye biri varmış, arkasındaki kesimlerin öfkesi üzerinden —iktidarı döverek— siyaset yapmış. Kılıçdaroğlu diye biri gelmiş, “böyle olmaz” diye idrak etmiş, aynı kitlenin arzuları üzerinden siyaset yapmaya başlamış. Filan.

Yani neymiş? Aynı insanların öfkeleri de arzuları da varmış. Sizin de var değil mi? Bunların biri veya öteki siyasete malzeme edilebilirmiş. Aynı insan öfkesiyle davrandığında başka, arzularıyla davrandığında başka tutum alabilirmiş. İnsanları şu hususta şöyle tutum almalarıyla tasnif etmek… Demek ki… Doğru bir iş değilmiş. (Belirtmek gerekiyor ki, insanların heybesinde sadece öfke ve arzu da yok ve neresine —nesine— dokunursanız başka ses alabilirsiniz. İnsan karmaşık bir canlı.)

Eh bunları yazan, en azından ima eden birinin, İmamoğlu’nun otobüsündeki fotoğraf yüzünden gerçekleşen kabarmayı biraz tedbirle değerlendireceğini bekliyorsunuz. Ama nerede! Kendi yazdığı Baykal/Kılıçdaroğlu tarihine inanmış olan Görmüş, Baykal’dan Kılıçdaroğlu’na çizdiği çizginin devamı beklediği gibi gelmediğinde… “Acaba Kılıçdaroğlu ve yaptıkları hakkında abartılı tespitlerde mi bulundum” demiyor, yığınları namlunun ucuna yerleştirmekten imtina etmiyor.

CHP seçmeni denen kitleyi sempatik bulmadığımı tekrarlamaya lüzum olduğunu zannetmiyorum. Ama CHP adına karar veren, tutum alan öznelerin kendi tabanlarını bile tanımadıklarını, tanıdıklarında da onlara muhabbet beslemediklerini emniyetle söyleyebilirim. “Taban şöyle istiyordu da Baykal öyle davranıyordu” gibi bir çıkarsama tamamen saçma. Orada birkaç bin zibidi, bildikleri tek şey üzerinden muhalefet üretiyordu. Muhalefetleri karşılık bulmuyordu ve ahali suçluydu. Şimdi değişen biricik şey, “sizi yine zerre kadar sevmiyoruz ama bakın sizdenmişiz gibi yapmaya çalışıyoruz, artık bize oy verirsiniz” demek. Bu tutum iktidara oy verenlerde bir karşılık bulmuyor, kendilerine oy verenlerde ise memnuniyetsizliğe yol açıyor.

Uzattım, demem şu ki, ortada memleketi, memleketin insanını, onun arzu ve öfkelerini gözlemiş, tahlil etmiş, anlamış bir siyaset yok. Kaba ve hiçbir gerçekliğe denk gelmeyen “muhafazakar/seküler” ekseninde yalpalayıp duran bir tuhaf lisandan gayrı bir şey yok. İnsanın karmaşıklığını idrak etmiş ve ona saygı duyan herhangi bir akıl yok ortada.

Dolayısıyla…

Meselenin esasen İmamoğlu’nun otobüsündeki Nagehan meselesi olmadığını anlamak da zorlaşıyor. Sonra Mehmet Yılmaz gibi, “hayatımız intikam peşinde mi geçecek” filan diye sormak zorunda kalınıyor. Fotoğraftaki Nagehan rahatsızlık yarattı, evet. Ama basamak yapılıp üzerinden sıçranabilecek bir hadiseydi o, ahalinin karnının şişini almaya vesile olabilecek bir fırsat. Murat Ongun denen kibir abidesi ahmakça açıklamalar yaptı, ortalık ondan sonra kabardı. Üstüne İmamoğlu’nun kendisi, muhtemelen yine Ongun’un akıllarıyla, daha zırva açıklamalar yaptı.

Yani?

Kibirden başı dönmüş, ahaliyi ve onun hassasiyetlerini zerre kadar umursamayan, zaten onlar hakkında zerre kadar bilgi sahibi de olmayan bir garip heyet ortalık yere pislediler. Yayılan kokuyu da… Bildiniz işte… Orada bir muhalif kesim varmış da, iflah olmazmış da, Kılıçdaroğlu neler yapmış, İmamoğlu ne fedakarlıklar yapmış da, o yapılanların kıymetini bilmiyormuş.

Geçin kardeşim. Ahalinin sizden de, ezberlerinizden de sıdkı sıyrıldı. Ahali yarın çaresiz kalır İmamoğlu’nu seçer mi? Seçer. Çıkarsınız dersiniz ki, “ulan bu ahaliden bir halt olmaz, İmamoğlu’nun kibrini, ikinci bir Erdoğan olacağını idrak edemedi, abuk sabuk işler işlediği halde gitti seçti işte”… Filan.

Başa döneyim.

Ahalinin suçu yok. İki kültür birbirine değdiğinde sürtünme olur. Böyle seksen milyonun ortasına sekiz milyon çaresiz insan yerleştirdiğinizde… Kolay olmaz o işler. Ahali iyi idare ediyor. Şurada birileri öldüresiye dövülmüyor, burada birileri yakılmıyorsa… Ahali iyi idare ediyor.

Kim edemiyor?

Orada biri bir biçimsiz tweet atınca “aha işte yakaladık, ahali ırkçı” diye bağrışanlar mesela. Veya bütün bunları yönetmesi gerekirken gerçeği gizlemek, vatandaşa yalan söylemek, yalanlarına inanmayanları tehdit etmek, onlara hakaret etmek gibi faaliyetlerle kendi beceriksizliğini, basiretsizliğini örtmeye çalışanlar…

Fındık kabuğunu dolduracak akılları yok, kibirler minare boyu…