Kırkıncı Yıl

12 Eylül —şu içinde yaşadığımız Türkiye şartlarını bir yana bırakırsak— başıma gelmiş en katlanılmaz şeydi, başlarken tespit edeyim. Bugünkü şartlara kırk yaş genç yakalansaydım nasıl hissederdim, onu da bilemiyorum. Neticede öznel değerlendirmeler yaptığımın, hepimizin öyle yaptığının, nesnellik diye bir şeyin mümkün olmadığının farkındayım.

Esasen bugün yaşamakta olduğumuz her şeyin, öyle veya böyle 12 Eylül’ün çocukları, torunları olduğunu da düşünüyorum, yazıp duruyorum. Başka türlüsü de mümkün değil zaten, zamanlar zamanlardan doğar. Dolayısıyla 12 Eylül hakkında yazmak gibi bir niyetim yoktu. Ama kırkıncı yıl olması yüzünden de tereddütlerim vardı.

Eh, kırkıncı yıl vesilesiyle çok kişi yazmış, okudukça “ben de bir şeyler çiziktireyim” kefesi ağır bastı.

Yıldıray Oğur, “12 Eylül fena da, 11 Eylül de hiç matah değildi” mealinde bir yazı yazmış. Haklı olduğunu düşünüyorum ve her zamanki tarzıyla güzel de yazmış. Ama ben yersiz ve zamansız buldum. Alper Görmüş de 12 Eylül öncesine dair üç kişisel hatırasını paylaşmış. 70’lerin haletiruhiyesini sergilemesi açısından gerçekçi tespitler ama yine —bence— yersiz ve zamansız.

Tanıl Bora kendisiyle yapılan söyleşide, bence günün mana ve ehemmiyetine dair daha mühim laflar etmiş. Yazının manşetine de çıkarılan “12 Eylül’le sosyalistler mi ülkücüler mi daha sağlıklı hesaplaştı” sorusuna cevap verirken “Yarışmacılar bu ikisiyse, devrimci sosyalist cenah birinci gelir! Zira ülkücü hareketin kendini sorgulama arayışı 80’lerin gerisine gitti, son beş on yılda çıkan anılarda hamaset çok daha baskın. Bir iki istisna dışında. Devrimci sosyalist hareket kendini nispeten daha fazla deşiyor. Ama bu zayıf bir rakibe karşı fazla kolay bir birincilik olur, zira sosyalist çevrelerde de hesaplaşma çoğun ‘teknik-taktik’ mahiyette kalıyor.” demiş.

Tedbirli ve şık bir cevap. Ama mesele sadece iki cenahın reaksiyonlarının mukayesesiyle anlaşılamaz. Çünkü sol hareket, öyle veya böyle organik bir hareket idi. Hâlbuki 1970’lerde solun karşısına çıkarılan milliyetçi hareket bir devlet marifetiydi. Türkiye’de milliyetçilik, hiçbir vakit, zannedildiği kadar güçlü bir ideolojik damar olmadı. Yani toplumun geniş kesimlerinin sindirdiği ve taşıdığı bir ideoloji olarak milliyetçilik diye bir şey yok. Devletperestlik var ama o da kendilerini milliyetçi olarak görenlerle sınırlı değil.

12 Eylül öncesinde sol gençliğin karşısına çıkarılan gençler, esasen, bütünüyle lümpen çocuklardı. Neye karşı oldukları hususunda bile akılları karışıktı. Bütün motivasyonları, ellerinde silah olmasının kendilerine sağladığı tatmin duygusundan ibaretti. O dönemde de sola denk sayılabilecek organik ideoloji İslamcılık idi ama İslamcılar sahneye çıkmamayı tercih ettiler. Devlet de onları sahaya sürmeyi riskli buldu. İhale milliyetçiliğe kaldı. Dolayısıyla, 12 Eylül’le hesaplaşması beklenen milliyetçiler denebilecek bir özne zaten yoktu, ellerine silah verilmiş lümpenlerden ibaret birileri idiler.

Sol 12 Eylül’le hesaplaşabildi mi? Oğur’un ve Görmüş’ün anlattığı hikâyelere bakarsak pek öyle olmadı. Bora da zaten kibarca aynı şeyi söylüyor. Ama ben sizi bu hususta başka bir yazıya daha götüreyim.

– Herr Herbert: “Türkiye tarım ve hayvancılık ürünleri satarak kalkınabilir” demiş.
– Belli niyetleri… Türkiye’yi Avrupa’nın ‘bostanı’, Türkleri de ‘bahçevan’ yapacaklar.
– Mr. Paeisley: “Türkiye turizme önem vermelidir” demiş.
– Ohh… Gelsinler güzelim kıyılarımızı paylaşsınlar. Biz de onlara garsonluk yapalım. Üstelik ahlak diye de bir şey kalmasın.
– Mr. Bill Tyler: “Türkiye yabancı uzman şirketlere petrol arama imkanı tanısa en az her yıl 3 milyar dolar petrol faturası ödemekten kurtulur” demiş.
– Zaten adamların niyeti belli. Osmanlı döneminden beri yer altı kaynaklarımızı sömürmekten başka bir şey düşünmezler.
– Bu yıl sanayi ürünü ihracatında biraz kıpırdanma var galiba.
– Geç efendim. Hepsi palavra. Amerikalıya otomobil, Alman’a buzdolabı mı satacağız?

Bahadır Özgür’den öğreniyoruz ki, yukarıdaki diyalog, 24 Ocak Kararlarından on gün sonra, 2 Şubat 1980’de yayımlanan TÜSİAD’ın Görüş dergisinin başyazısından alınmış. Yazıyı okumadığım için bilmiyorum bağlamı nedir. Bahadır Özgür’ün bu diyalogun nesine itiraz ettiğini de anlamadım. 12 Eylül öncesinde, kendisini solcuya sayan herhangi biri, o hayali yabancıların benzer laflarına o cevapları verirdi ve bugün de öyle cevap veriyorlar.

Türkiye’de solculuk denen şey, esasında, devletin mekteplerinde ezberletilmiş bir “mağdur milletiz” hikâyesinden ibaretti. Dibine kadar milliyetçi idi yani bir bakıma. Yabancı düşmanı, içe kapanmacı, başımıza gelen her şeyi muğlak bir emperyalizm şeytanına fatura eden, sığ bir milliyetçilik. Bugün de hiçbir farkı yok ve olmadığı da solu kendi nüfuslarına kaydettirmiş olanların bugünkü 12 Eylül değerlendirmelerinden ve bugünü değerlendirmelerinden görülebiliyor.

Tanıl Bora, yukarıda bağlantısını verdiğim söyleşinin sonunda bir alıntı yapıyor: “Hakikate saygı duydukları için huzuru kaçmış insanlar, hatalarıyla yüzleşmeye, gururlarını taşımaktan daha çok önem verirler.” Bence de vurucu bir tespit. Mesele şu ki, esasen ortada gururlanacak bir şey de yok. 12 Eylül öncesinde de gerçeklikle zerre kadar irtibatları yoktu, sonra da hiç olmadı. Ve zaten memleketin esas meselesi de, gerçeklikle hiçbir irtibatı olmayan, muhayyel bir Platonik düzen uğruna insanı hiçleştiren bir zihniyetin memleketin kanını emmesi. O zihniyetin şurada sol kıyafetiyle, burada liberalizm kıyafetiyle, orada İslamcılık kıyafetiyle podyuma çıkmış olması bir şeyi değiştirmiyor.

Mesele, bir olgunlaşma meselesi. Tanıl Bora’nın söyleşinde “ama o sadece bir mecaz” diyerek tasarruflu kullanmaya ihtimam gösterdiği ergenlik kavramı, bence memleketin halini adlandırmakta fevkalade müessir. Türkiye, kendisi bir türlü ergenlikten çıkamamış, işler yolunda gitmeyince muhayyel şeytanlara atarlanan, kendi imkânları ile hayalleri arasındaki orantısızlığın idrakine varamamış, varmayı da pek istemeyen bir güruhun, ahaliye vesayet etmeye hevesli olduğu bir tuhaf ülke. Kendileri ergenler ve fakat ahalinin vesayetine de talipler.

1970’lerin büyük bölümünü ODTÜ’de yaşadım. Devletin jandarması bile Dev-Yol’dan daha müşfikti. O ODTÜ’de insanın düşündüklerini söylemesi, işkilli Süleyman’ın bugünkü rejiminden daha yüksek hayati risk taşıyordu.

Başa dönüp bitireyim. Bütün bunlar hep böyleydi ve hep böyle de bilhassa neden 12 Eylül’ü suçluyorum peki? Çünkü 12 Eylül, işlediği onca cürme, kararttığı onca hayata ilaveten, Türkiye siyasetini öyle bir mevzuatla hadım etti ki, eğer memleketin bir olgunlaşma potansiyeli vardıysa, onu da imha etti. Türkiye’yi siyaset üretilemez bir ülke haline getirdi. Siyaset ise, her şeyden önce, toplumun olgunlaşma mekanizmasıdır.