Kitap

Tayfun Atay, Maltepe Kitap Fuarında yaşadıklarından neticeler çıkarmış. Çıkardığı neticeleri siz okuyun derim ama ben, affınıza sığınarak, özetleyeceğim.

Dünyada sözlü kültür varmış. Bazı toplumlar yazılı kültüre geçmişler. Biz ise yazılı kültür safhasını atlayarak, doğrudan görsel kültür safhasına zıplamışız. Abdülhamid hakkındaki manasız ve gerçek dışı bilgilerin yaygınlığı da dâhil bugün bizi ırgalayan ne varsa, o yazılı kültür safhasını atlamış olmamızdan kaynaklanıyormuş.

Bu kavrayışın her yeri kusurlu. Her noktası zırva.

Dünyada sözlü kültür vardı. Matbaa yokken, matbaadan binlerce yıl önce yazı insanın hayatına girdi —muhtemelen sadece ticari kaygılarla ve esasen bir muhasebe enstrümanı olarak. Lakin zamanla yazı, başka amaçlarla da istihdam edilmeye başladı. Binlerce yıl önce. Toplumlar the yazılı kültüre geçmediler, toplumlarda bir yazılı kültür de zuhur etti.

Mesele şu ki, yazı yazmayı ve okumayı bilen nüfus, her toplumda, toplamın son derece küçük bir kesimiydi. Bir azınlıktılar. Matbaanın yaygınlaşmasına direnenler de, genellikle, münhasıran, yazılı kültürün üreticisi ve tüketicisi olan o azınlıktı. Yazı üzerindeki tekelleri marifetiyle sahip oldukları imtiyazlarını paylaşmak istemiyorlardı. Farklı toplumlarda farklı performans sergilediler ve matbaa sayesinde, sözü edilen azınlığın toplumlardaki oranı arttı. Ne kadar arttı? Mesela binde birkaç iken, yüzde birkaç mertebesine yükseldi.

Hani mesela Avrupa’da 16. Yüzyılda parayla gazete alma alışkanlığı yaygınlaşmaya başlamış ya, toplumun okuma yazma bilen oranı yüzde üç bile yoktu. Onların da küçük bir bölümü gazete alıyordu. Yazılı kültür?

Kültür?

Antropolojiyle ilgilenen birinin toplumlara bakarken, her bir toplumun son derece küçük bir azınlığına bakarak toplum hakkında ahkâm kesmesi son derece acıklı. Çok acıklı. 16. Yüzyıl Avrupa’sında sözlü kültür, hâlâ kültürün ana taşıyıcı kolonuydu.

Sol/sosyalist jargonla konuşup yazan birinin, toplumları ölçerken, birbirleri ile mukayese ederken, her bir toplumun sadece yüzde bir kaçına odaklanması acıklı. Çok acıklı. Bırakın 16. Yüzyıl Avrupa’sını, 19. Yüzyıl Avrupa’sında bile nüfusun kahir ekseriyeti gazete görmeden, gazete okumadan, hayatını ikmal etti —Atay’a göre insan sayılmamaları gerekiyor. Televizyon çağından hemen önce de, gelişmiş bir Avrupa şehrinde, mesela Paris’te, bir kitap ve/veya gazete başında geçirdiği süre sinema salonlarında geçirdiği süre ile kıyaslanmayacak kadar kısa olanların oranı çok yüksekti.

Yani?

Görsel kültür safhasına geçiş öyle yeni bir şey değil.

Birkaç husus var.

***

Birincisi…

Şimdi olmakta olan, sinema vasıtasıyla başlamış olandan farklı. Ama bu fark Atay’ın satır aralarından hissedildiği gibi bir şey değil. Şimdi olmakta olan görsel kültüre geçiş değil, zaten geçilmişti. Orada birileri, sınırlı sayıda birileri üretim yapıyordu, kalan hepimiz tüketici idik. Şimdi üretici olma oranı birkaç basamak birden fırladı. Fark burada. Ve bu fark, Atay’ın şablonuna hiç uymuyor. Yani “görsel kültür insanları cahilleştiriyor” demenin hiçbir temeli yok. Daha düne kadar sadece seyirci olmaya mahkûm edilmiş olan geniş yığınların aniden üretici olma imkânlarına kavuşmaları ve şehvetle bu imkânı kullanmaları gibi bir hal var ve bu şartlar altında elbette muhtevanın kalitesi düşecek.

Ama…

Herhangi bir toplumcu aklın, yaşanmakta olanı olumlaması gerekir, ondan şikâyet etmesi değil. Matbaanın yaygınlaşması sürecinde, son derece küçük bir azınlığın imtiyazı olan yazı daha geniş kesimlere yayılırken de, bir yığın abuk sabuk malzeme ortalığa saçılmıştı. O küçük azınlık tarafından öyle görünüyordu yani. Yoksa matbaa öncesi elyazmalarının kahir ekseriyetinin muhtevası da zırvadan ibaretti. Hani Atay’ın “Çünkü insan kitapsız olmaz. Kitapsız, insan olunmaz.” türünden aforizmaları kadar zırva. Bu hesapça Amazon yerlilerinin, Afrikalıların kahir ekseriyetinin, herhangi bir ölçme biçme işlemine bile ihtiyaç duymadan insan kategorisinin dışına itilmesi gerekir ki. Antropoloji filan… Ne diyeyim!

Dikkat isterim, 16. Yüzyılda gazetelerin yaygınlaşmaya başladığı, 1842’de Dickens’i pop yıldızı gibi karşılayanların Batı toplumlarının kahir ekseriyetine hiç değinmedim. Yukarıda da işaret ettiğim gibi, o toplumlarda da kitapla hiç işi olmayan yüzlerce milyon insan yaşadı/yaşıyor. Hep öyleydi.

***

İkincisi…

Abdülhamid hakkındaki manasız bilgiler gibi zırvalıklar, öyle doğrudan sözlü kültürden görsel kültüre geçmedi. Arada uzun ve dallı budaklı bir yazılı kültür safhası var. Necip Fazıllar, Kadir Mısıroğlular filan… Yazdılar. Çünkü fark etmişlerdi ki, kitap formunun zırvaya kıymet kazandırmak gibi bir fonksiyonu var.

Nasıl fark etmişlerdi?

Eh işte, Atay’ın bugün üstümüze boca ettiği türden zırvalar, kitap formuna girdiği için kıymet kazanmıştı. Abdülhamid hakkında, gerçekliği hiç de yansıtmayan değerlendirmeler de, birileri onları kitap formuna sokunca birden kıymetli olmuşlardı.

Yani?

Kitabı, yazıyı kutsallaştırırsanız, bir şeyi sadece kitap formuna girdiği için değerli bulursanız, başkaları da o kutsallıktan hissesini talep eder. Matbaa binde birkaç kişinin elinde olan imtiyazı yaydı ve yüzde birkaç kişinin eline dağıttı. Sonra da o yüzde birkaç kişi, sahip oldukları pozisyonun imtiyazını tahkim etmek için kitaba aşırı mana yükledi. O süreç boyunca da, zerre kadar manası olmayan muhteva, kitap formunda dolaşıma girmenin keyfini yaşadı.

“Vay, neden öyle oldu” filan diyor değilim. Netice itibariyle insan denen türün on binlerce yıllık macerasının temel omurgası bu: İmtiyaz üretmek ve onu muhafaza etmek —muhteva üretmek değil yani, o müşkül iş. Yeryüzünde kitap formunda dolaşıma girmiş olan muhtevanın yüzde doksan dokuzundan fazlası yanlış, hatta manasızdır. Ama onları bilmek, bilene bir değer katar/katıyordu.

Mesele bir defa daha aynı noktaya geliyor: Kitap okumak bir azınlık işiydi ve fakat yazmak fevkalade küçük bir azınlığın işiydi. Zamanlar değişiyor. Muhteva değil değişen, işin ekonomisi, maddi şartları değişiyor. Kitap yazıyorsanız, her bir okuyucu için ayrı bir nüsha basılması gerekiyor —hadi sizin satın aldığınız kitabı eşiniz de okuyorsa, her bir okuyucu için yarım nüsha diyelim. Ama televizyonda on milyon kişiye aynı muhtevayı ulaştırmak için on milyon nüsha üretmeniz gerekmiyor, tek nüsha kâfi.

Televizyonda o bir tek nüshayı imal edebilmek için ciddi bir yatırım gerekiyor. İnternet on milyon kişiye ulaşacak tek nüshanın sabit yatırım ihtiyacını olağanüstü düşürdü, neredeyse herkesin ödemeyi göze alabileceği seviyeye… Değişen, işin ekonomisi yani, muhtevanın kalitesi değil.

***

Üçüncüsü ve bence günümüz için en büyük ehemmiyet taşıyanı…

Dünyanın bugünkü sosyo-politik gerilimi, münhasıran, Ataygiller ile onların horladığı kesimler arasında. Antropolojiyle uğraşan bir yazar olarak Atay mesela, kendisini iyi —ve esas mühimi, kitapta İçindekiler sayfası olduğunu bile bilmeyen genç kızlara karşı üstün— hissetmesini sağlayan şartları muhafaza etmek istiyor. O şartları kendince bir mecraya yani yazıya endekslemiş. Böylece kendisini suyun üstünde tutmak istiyor.

Hâlbuki —yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi— yazının, kitabın öyle bir fonksiyonu yok. Kültür Atay’ın ima ettiği gibi bir şey değil, kitabın toplumdaki hissesi onun ima ettiği gibi değil, onun ima ettiği sebeplerle değişmiyor şartlar. Post-truth ise post-truth yani. Hemen her hususta yanıldığı halde Atay’ın kendilerine üstünlük taslamasından rahatsız olanlar da, Trump’ın, Erdoğan’ın arkasında hizalanıyorlar. Trump’ı, Erdoğan’ı benimsediklerinden değil, mesela zırvalıklarını sırf kitap formunda pazarladıkları için değerli olmayı sürdürmeyi talep edenlerin haklarından Trump, Erdoğan geliyor/gelecek diye…  

Dikkat isterim, kitaba karşı olan biri olarak söylemiyorum bu lafları. Bir devlet memuru olarak en kolay doldurduğum form, Mal Bildirim Formu. Çünkü bir otomobilim bile yok. Ama hayatım boyunca kitaba harcadığım parayla birkaç otomobil satın alınabilir. Hâlâ kitaba para harcamayı sürdürüyorum. Hayatım kitaplarla geçiyor. Ama kitabı kutsallaştırıp, kitap okumayı imtiyaz talebine yastık yapmak, takdir edersiniz ki, başka bir hal.

(Ve yine dikkat isterim, hâlâ kitaba para harcayıp duruyorum ama okuduğum kitapların, sırf kitap haline gelebildiklerine göre doğru şeyler söylüyor olduğu filan gibi manasız bir varsayımım yok. Çoğu yalan söylüyor. Mesnetsiz şeyler söylüyor. Yazana statü, gelir ve saire sağlıyor ve esasen o yüzden yazılıyor. Öyle kutsal bir şeyler yok işin içinde.)

***

Aydınlanma, Aydınlanmacıların ortaya koydukları haliyle, fevkalade köşeli, hayatta karşılık bulması tamamen imkânsız, Platonik bir mastürbasyondu. Karşı-Aydınlanmacıların müdahaleleriyle köşeleri törpülendi, uygulanabilir bir şey halini aldı ve tarihi değiştirdi. Hep öyle olur. Karşısındakilere sağır olan, onlar tarafından biçimlendirmeye kapalı olan hiçbir şey hayatta kalamaz. Biyolojik türler de mesela, öyledirler. Aslanlar ceylanlar tarafından, ceylanlar da aslanlar tarafından biçimlendirilebildikleri, bu biçimlendirmelere açık oldukları için hayatta kaldılar/kalıyorlar.

Bugün yaşamakta olduğumuz safhada kasabalılar şehirlilere diyorlar ki “artık biz daha çok hisse sahibi olmak istiyoruz, o hisseyi hak edecek gücümüz, enerjimiz var, ya efendi gibi bizim o hisseyi kazanabileceğimiz bir biçimde değişin, dünyayı değiştirin veya dünyayı yakacağız.” ABD’de ara seçimlerde Demokrat Partinin tuhaf adaylar çıkarması/çıkarabilmesi, Britanya’da Corbyn’in akla ziyan katılığına rağmen Johnson’ın komik hallere düşebilmesi ve sair şeyler gösteriyor ki, matbaayı bizden çok önce yaygınlaştırabilmiş olan toplumların şehirlileri mesajı aldılar/alıyorlar. Demiyorum ki oraların Atayları yok. Var elbette ama mesajı alanları da var.

Bizde?

Üzerimizden neredeyse yirmi yılı bulan bir süreyle buldozer geçiyor, hâlâ aynı manasız üstünlük taslamalar. Tablonun birkaç detayını gözümüze sokup sözlü/yazılı/görsel kültür hakkında manasız genellemeler yapmaklar. Ta baştan “bakın ben şu şen gençlerden üstünüm ha” ezberine karar verip, sonra da o üstünlüğü haklı gösterecek detayları atayıp bulmaklar. “Ah, herkes bizim gibi olsaydı bu memleket ne kadar güzel olacaktı ama olmuyor işte” edalarıyla toplu intihar.

Taktım ben bu işe, kusuruma bakmayın.