Referans

Dünden devam edeyim. Ama önce…

Daha önce defalarca ve muhtelif vesilelerle ifade ettim ama pozisyonumu bir de şöyle sabitlemekte fayda var: Şu meşum kapitalizm şeytanı doğru dürüst tarif edilirse, taşlamaya herkesten önce koşacağıma söz veriyorum. Ve fakat… İnsanların yanmaz kefen, pusulalı seccade, Atatürk kitapları, yaşam koçlukları filan gibi şeyler için para ödemelerine mani olunacaksa ve/veya bu tür şeylerin fiyatları mesela Atay, Kıvanç, Sevinç filan gibi şahsiyetler tarafından tayin edilecekse, ben yokum.

Yani?

Pusulalı seccadeye ve/veya Atatürk kitaplarına para verdim mi? Vermedim. Hayatımın kalan kısmında cinnet geçirmezsem, herhalde/umarım hiç vermeden öleceğim. Bunlara para verilmesi hakkında ne düşünüyorum? Zırvalık.

Ama…

Ben böyle düşünüyorum. O şeylere o paraları verenler, besbelli ki, benim düşündüğüm gibi düşünmüyorlar. Ve… Benim onlara kıyasla bir üstünlüğüm yok. Bana sorarsanız dünyanın en akıllı adamı benim. Ama bana sorsanız bile paranızı nereye harcamanız gerektiğini, nereye harcamanızın uygun olduğunu söylemeye teşebbüs etmem. Keyfiniz bilir.

Yani?

Yapıp ettiğiniz tercihlerin mühim bir bölümü hoşuma gitmeyebilir —esasında kendi tercihlerimin bazıları bile hoşuma gitmiyor. Tartışırız. İtiraz ederim, açıklarsınız, bir şeyler öğrenirim veya öğrenmem. Aramızdaki ihtilaf çözülür veya çözülmez. Ama yukarıdan, yetişkin insanların yaptıkları tercihleri istismar edilme, aldatılma, zayıf yanından vurulma filan diye etiketlemeye kalkmak… İtiraf edersiniz ki bambaşka bir şey.

***

Çirkin bir adamım ve hep öyleydim. Ama bir biçimde —benim fark etmediğim, aynaya bakınca görünmeyen— bir pırıltım vardı ki, gençliğim boyunca, kadınların ilgisi konusunda bir mahrumiyet çekmedim. Hele asistan olduktan sonra… Hemen her sınıfın en güzel kızları, bitirme ödevlerini benden almak için çabaladılar. Bitirme ödevi vesilesiyle dönem boyunca, her hafta birkaç saatliğine baş başa kalma zarureti hâsıl oluyordu. Odama girince kapıyı itinayla kapatanlar mı arardınız, sandalyesini yanıma çekip yanaşanlar mı…

Bunları yapanlar yirmili yaşlarının başındaki kızlardı. Ben de yirmili yaşların ortasındaydım. Hiçbirine dokunmadım. Bedri Rahmi olsa “yaptıklarından utanma, yapamadıklarından utan” derdi herhalde ve bence haklı da olurdu. Ama ben bütün bu dönemi yapamadan ve yapamadıklarımdan utanmadan yaşadım. Mesele şu: O genç kızlar —ki şimdilerde ellilerinin ortalarını geçmiş durumdalar— şimdi çıkıp “me too” deseler, yapabileceğim, diyebileceğim hiçbir şey yok.

“Evet, ben de onun hoca olması, benim ise öğrenci olmamla baştan çıktım, odasına girdim, kapıyı kapattım” filan deseler… Kimseyi, hiçbir şeye inandıramamam.

Bana sorarsanız, bütün bu hikâyeler zırvalık. Erkekler ve kadınlar arasında birincil doğamızdan kaynaklanan elektriklenme, hayatın en kıymetli şeyi değilse, şeylerinden biri. Bu kıymetin heder ediliyor olmasından derin teessür duyuyorum. Ama meselem benim teessürüm değil. Mesele şu: kudretli bir erkeği gördüğü zaman müthiş bir çekim hisseden, onu baştan çıkarmak için çabalamayacaksa hayatı tamamen manasız bulacak milyonlarca, yüz milyonlarca kadın yaşıyor bu dünyada. Onların sesi çıkamıyor. “O kadar da aşırı gitmesek” dedi diye Deneuve gibi birinin bile başına neler gelebildiğini görünce…

Anlaşılıyor mu bilemedim, tıpkı pusulalı seccade, yaşam koçluğu talep edenler gibi testosteronu yüksek erkek talep eden kadınlar da var. Olmamalı mı? Neden? Kime göre? Kim karar verecek ve… Esas mühim tarafı, hangi kıstasa göre? Her daim olduğu gibi, esas soru aynı: Referans ne?

Atay’ın, Kıvanç’ın, Sevinç’in ve onlar gibi yüzlercesinin dünyanın dört bir yanında piyasaya sürdükleri mal olan yazılarda ve söyleşilerde ima edilene bakarsak, kapitalizm şeytanının sırtını yere getirirsek, kimin, neyi, hangi fiyata talep edeceğine beyzadeler karar verecekler ve… Mutluluk. Tıpkı kapitalizm öncesindeki gibi derin ve geniş bir mutluluk gölünde, atalarımız gibi, uzun kulaçlar atarak yüzeceğiz, yüzeceğiz…

***

Plastik berbat bir şey. Dünyayı da berbat etti. Muhtemelen kapitalizm, mesela plastik yiyen bakteriler filan sentezleyerek, plastiğin bütün dünyayı sarmış olmasının yol açtığı zaafı sömürerek… Lisan bu. Bizim bakkal da benim acıkan bir bünyeye sahip olmamı sömürüp, her gün bana bir ekmek kazıklıyor, iyi mi!

Kadınlar, testosteronu yükselmiş erkeklerin kadın ihtiyacını sömürüp, erkekler de testosteronu yüksek erkeklere ihtiyaç duyan kadınların ihtiyacını sömürüp…

Evet, çocuklarımız muhtemelen öyle bakteriler sentezleyecekler ve torunlarımız bu defa o bakterilerin sebep olduğu problemlerle dövüşecekler. Çocuklarımız yol kenarındaki kaldırımlara, karbondioksiti emip oksijen salan cihazlar yerleştirecek. Torunlarımız o cihazların sebep olduğu görüntü kirliğiyle dövüşecekler. Filan.

Ya ne olaydı?

İhtiyaç diye bir şey hiç olmayaydı mesela… Ne iyi olacaktı. Hepimiz Atay gibi, Kıvanç gibi, Sevinç gibi olaydık, acıkmayaydık, kadınların bizi beğenmesine ihtiyaç duymayaydık, kadınlar olarak erkeklerin bizi beğenmesine ihtiyaç duymayaydık…

İyi mi olacaktı?

Elbette biliyoruz ki, Atay’ın da, Kıvanç’ın da, Sevinç’in de bizimki gibi ihtiyaçları var. Aramızdaki fark nerede? Onlar sahip oldukları kaynakları, kendi önceliklerine göre tahsis ediyorlar. Biz ise bizim önceliklerimize göre. Ve… Bizim önceliklerimiz yanlış. Kime göre yanlış? Herkesin ne yapması gerektiğini bilen her bir özneye göre yanlış. Ve böyle milyonlarca özne mezun ediyoruz her yıl makbul üniversitelerden… Elbette herkesin önceliklerini kendisinden de daha iyi bilen herhangi iki kişiyi bir araya getirince, her biri ötekinin önceliklerini de yanlış buluyor ama şimdilik onu geçelim.

Şu, yirmili yaşlarının başındayken beni baştan çıkarmaya çalışan genç kızlara gelelim. O kızların her biri, kendisinin bana âşık olduğunu düşünüyordu. Ama “me too”cular biliyorlar ki o genç kızlar aslında yanılıyorlardı. Doğrusunu “me too”cular bilir, o genç kızlar nereden bilecek! Belki de âşık olduklarını filan düşünmüyorlardı, dertleri geçer not almaktan ibaretti diye düşünülebilir. Öyle olsa, baştan çıkarılması daha kolay görünen başkaları vardı, daha yaşlı olanlar mesela. Kaldı ki, daha önceki sınıflardan öğrenebilirlerdi ki, benimle o iş çok daha zor.

Ve fakat mesele buralarda değil.

O genç kızlar sahiden de hocalarına âşık oluyor, onları baştan çıkarıyor ve evleniyorlar. Evli hocalarını eşlerinden boşandırıp evlenenler de, istatistiklere bakarsanız, ciddi bir oran. Özellikle de orta yaş bunalımına girmiş öğretim üyeleri, kolay av. Bütün bu oyunun (game) müthiş mutsuzluklara sebep olduğu da bir gerçek.

E, ne yapacağız?

Kapitalizmi ortadan kaldıracağız. Ne olacak kapitalizm ortadan kalkarsa? Anladığım kadarıyla her türlü eşitsizlik ortadan kalktığı için erkeklerin testosteron seviyesi de eşitlenecek. Dolayısıyla genç kadınlar baştan çıkmayacak. Genç erkekleri baştan çıkaramayacak… Erkeklerin orta yaş bunalımları olmayacak. İnsanlar el ele tutuşacak. Hayat bayram olacak.

Gerçi Kıvanç’ın, doğru anladıysam, daha kestirme bir çözümü var. Olup biten her şeyden, işe karışmış erkekleri değil, hatta bütün erkekleri de değil, erkeklik denen şeyi imha etmeden kurtulamayacağımızı düşünüyor gibi görünüyor. Yapabilir miyiz? Neler yaptık, bunu da yapabiliriz. E ama yaptığımız her şeyden de müşteki Kıvanç. Hiçbir şey yapmasaydık, yapmamış olsaydık, ne kadar mutlu olacaktı. Atalarımız kadar mutlu… Sırtlanlar kadar mutlu… Ama şimdi, burada, erkekliği ortadan kaldırmalıyız.

Ne olacak kaldırırsak?

Mutluluk…

Nasıl olacaksa?

***

Denebilir ki “Kıvanç’ın gündeme taşıdığı mevzu, reşit olmayan küçük kızların istismarı”. Evet, öyle görünüyor. Ama sanki “aha fırsatı buldum, erkekliğe vurayım” gibi bir hava var. Şöyle kusursuz bir erkeklik olsa, Kıvanç’ın tasdik edebileceği gibi bir erkeklik olsa… Herhalde ona karşı çıkmayacaktır ama o kusursuz erkeklik nasıl bir şey, bilemiyoruz. Mevcut haliyle, binlerce yıldır var olduğu haliyle erkekliğe zehirli bir şey muamelesi yaptığı ise aşikâr.

Ve meselenin düğüm olduğu noktalardan biri de burası. Atay’ın kafasında kusursuz bir ikincil doğamız, Sevinç’in kafasında kusursuz bir tüketim kalıbı ve Kıvanç’ın kafasında da kusursuz bir erkeklik var —her biri diğerinin konusunda yazdığında, her biri diğerinin kusursuz misallerini paylaşıyor, ondan şüphe etmemiz için de sebep yok.

Ama mesele şu ki, genç kızlar hata yapacaklar. Birileri parasını yanmaz kefenlere harcayarak hata yapacaklar. Ötekiler plastik poşet kullanarak hata yapacaklar. Hayatında hiç hata yapmadan Atay, Kıvanç, Sevinç olmak kolay değil, ancak mezkûr zevat becerebilir bu müthiş işi. Hatalardan ari olan mezkûr zevat istiyor ki, insanların hata yapma ihtimallerini ortadan kaldıralım. (Hata derken Epstein’in yaptığı türden şeyleri kastetmiyorum. O, anlaşıldığı kadarıyla suç için bir teşkilat kurmuş. Onun, o teşkilatın hesap vermekten kaçabilmesini sağlayan herkesin, kanunlarda belirtildiği gibi cezalandırılması lazım, itirazım yok.)

Sonra?

Mutluluk…

Daha önce demiştim, ben aptalım —az önce dediğim gibi kendimi dünyanın en akıllı adamı zannetmem de delil. Hepimiz elbette değil ama mesela Atay, Kıvanç, Sevinç gibilerin dışındakiler de aptal. Kimi pusulalı seccadeye, kimi yaşam koçlarına para harcıyor, testosteronlarının bulandırdığı zihinleriyle genç kızlara yürüyor veya testosteron seeker genç kızlar olarak güçlü erkeklere yürüyor, plastik poşetler kullanıyorlar. (Gerçi o aptallar da, klavyenin başına otururlarsa, mezkûr zevatın lisanıyla âleme nizam veriyor ya…)

İşlerin yolunda gitmesi için, Atayların, Kıvançların, Sevinçlerin aklıyla dünyanın tanzim edilmesi şart değil. Hatta öyle bir tanzim etme hadisesi, içinde yaşanmaz bir dünyaya yol açar, bir misalini aziz yurdumuzda tecrübe ediyoruz. Biz aptallar, bir araya gelince, herkesin gücü/kabiliyeti oranında katıldığı bir tek özne olunca, kimimiz yanmaz kefenler, kimimiz yaşam koçlukları için para ödeyince, kimimiz yaptığımız hatalardan öğrenip kimimiz öğrenmeyince filan… Ortaya bir düzen çıkıyor, zuhur ediyor. Eh, anlaşılıyor ki Atayların, Kıvançların, Sevinçlerin göz zevkine hitap etmiyor ortaya çıkan düzen. Onlar bizim için daha güzelini talep ediyorlar. Ve ben… Zavallı, şaşkın mahlûk, onların benim için talep ettiği o harika düzeni kavrayamıyorum. Ne yazık!

İtiraf edin ki, eda bu.

Nasıl bir ruh durumu bu? Nasıl bir küstahlık, pervasızlık, haddini bilmezlik. Ama sorsan, en demokrat da onlar, en mütevazı olanlar da… Herhangi birimize değil, insanlığa, erkekliğe, kadınlığa biçim vermeye kalkan ve sonra yine de en mütevazı kalmayı her nasılsa beceren birileri…

***

Tekrarlayıp bitireyim: Esas mesele, belki de biricik mesele, referansın ne olduğu. Elbette her birimiz kendi kafamızın içindeki nöron bağlantıları kadarız, sınırlıyız. Kendi kararlarımızı o bağlantılarla vereceğiz. Testosteronumuz yükselmişse, nöron bağlantılarımız bulanmışsa, kıçını açmış genç kızın kıçını avuçlayacağız, başımızı belaya sokacağız mesela. Sonra testosteron seviyesi normale düşünce, muhtemelen kendimize kızacağız. Ahlaksızlıklar yapacağız, aptallıklar yapacağız.

Kendimize kızıp, bize normal görünen hormon kimyasının içinden, “siz şöyle yapın, böyle yapmazsanız ahlaksızsınız, şunu yapanlar da istismar ediliyorlar” filan diye ahkâm kesmek başka bir hal. Referans, zaman zaman ahlaksızlık yapan, zaman zaman ahmakça tercihlerde bulunan o insanların tamamının tercihlerinin toplamı —toplam dediysem, aritmetik toplamdan söz etmiyorum, söz ettiğim şeyi anlamışsınızdır.

Böyle bakınca mesela… “Me too”cular olmasa da, erkeklik denen şeyin hadım ediliyor olduğunu düşünüyorum ve daha önce de dediğim gibi teessür duyuyorum. Ama “yapmayın böyle şeyler, erkek gibi erkekler en çok kadınlara lazım” demek aklıma gelmiyor. Olsa olsa, erkek gibi erkeklerin piyasadan çekilmesinden mahrumiyet duyan kadınların da konuşabilmesini, seslerinin “me too”cuların şirretliğiyle bastırılmamasını talep edebiliyorum. Ve iki tutum arasında ciddi bir fark var: Birinde öznelerin benim uygun bulduğum biçimde dizilmesi talep edilirken, diğerinde “herkes sesini duyursun, netice benim tercihime yakınsamıyorsa da kabulüm” denmiş oluyor.

Birinde yani, referans, her bir öznenin akıl dediği kendi aklı, diğerinde ise toplum.