İmamoğlu Yeni Zelanda kurbanları için Yasin okumuş. Haberi paylaşan Sputnik tweetinin altına biri, “Oyumuz CHP adayına Yasin okutan AK Parti’yedir. Bu onun başarısı çünkü…” diye yazmış. Darılmaca gücenmece yok, biri yazmamış olsa ben diyecektim. CHP’nin, CHP’lilerin meselenin kaynağını teşhis etmekte müthiş bir beceriksizliği var. Ama İmamoğlu’nun yaptığı şeyin bu beceriksizlikle bile açıklanamayacak bir zaafı var.
Yeni Zelanda’da manyağın biri, nadir rastlanacak bir insanlık suçu işledi, malumunuz. On üç yaşındaki çocuklar bile “aha Erdoğan’a yine bir pas geldi” diye hissetti, “şimdi bunu kanırta kanırta bir kullanır ki artık, seçime kadar” diye akıl etti. Tahminim odur ki, CHP Genel Merkezinde mukim birileri de o on üç yaşındaki çocuğun hissettiğini hissetti, onun akıl
Önceki gün dedim ki, “Erdoğan’a inanıyorlar, dediklerine değil”. Aynı şey değil mi? Değil. Dediklerine inanıyor olsalar, o aynı lafları başkaları dediğinde de inanmaları lazım gelirdi. Dediklerine inansalar, neredeyse aynı gün içinde yüz seksen derece döndüğünde, Erdoğan’ın peşinden ayrılmış olurlardı. Hepimiz —siz, ben, Erdoğan, Erdoğan’dan nefret edenler, Erdoğan’a bayılanlar— biliyoruz ki, defalarca test ettik ki, hal
Alper Görmüş, Serbestiyet’teki yazısına “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (ya da aynı manaya gelmek üzere iktidarın) şapka çıkartılacak, sihir gibi bir ustalığı var: Kendisinin inanmadığına dahi destekçilerini inandırabilmek…” diyerek başlamış. Sihir yok. Ustalık da yok. Çünkü… Destekçilerde inanma denebilecek bir hal, dolayısıyla da Erdoğan’da inandırma denebilecek bir marifet yok. Bu hususta ısrar ediyorum, edeceğim. Çünkü (a) şu alıntıladığım
Diken’de yazdığı yazı Murat Sevinç’i kesmemiş, mevzua Duvar’da devam etmiş. Bence iyi etmiş. Yazıların ikisini de okumalısınız diye düşünüyorum. Ancak… Sevinç’in —muhtemelen sepetlendiği işine duyduğu saygı yüzünden— eğitime, eğitim gibi eğitime ziyadesiyle mana yüklediği kanaatindeyim. Hak etmediği kadar mana… Mesele eğitimden, eğitimsizlikten, eğitimde kalite düşüklüğünden, eğitimin devletin bir ideolojik aygıtına indirgenmiş olmasından kaynaklanmıyor. “Eğitimi ihmal
Mardinli Musa, zaten pek de geçindirmeyen işini artık sürdüremeyeceğini —çok gecikmiş olarak— idrak ettiğinde, bir yandan da annesi ile karısının arasında sıkışmışlığın iyice bunalttığı şartlarda, dengi toplayıp İzmir yollarına düşerken… Ümitli miydi? Ümitli midir sizce? Ümit ne demek? Yani mesela Musa’nın kafasının içinde şöyle şeyler mi resmigeçit yapıyordur: Giderim İzmir’e, dayıoğlunu bulurum, bir hafta içinde,
1980’lerin başıydı, “boş televizyon kabini piyasası”ndan haberdar olduğumda… Adam, diyelim Mardin’den İzmir’e gelmiş. Önce kendisinden önce gelmiş olanlara ilişmiş. Biraz palazlanmış, bir gecekondu yapmış veya kiralamış. Evinde televizyon varmış gibi yapmaya ihtiyaç duymuş. Bana anlatan “işin içinde” olan biriydi. İçim acıdı, daha fazla dinleyemedim. Dinleyemedim ama beynim kurgulamaya devam etti. Herhalde çocukları mızmızlanmışlardır. Konu komşu
Ben bu mecradaki ilk yazımı, bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı öncesinde yazmıştım. Şöyle bir şeydi: “Hafta sonu derbi var. “Bir vakittir takip edemediğimden bilmiyorum, sevgili medyamız ‘dünyanın en büyük derbisi’ çığırtkanlıkları yapmaya devam ediyor mu. Ama bildiğim şeyler de var. Derbiyi belki birkaç milyon kişi seyredecek. Sonra, derbiden hemen sonra Premiership, LaLiga veya Budesliga maçlarına dönecekler. Çünkü
Netflix’te enteresan İspanyol dizileri boy gösteriyor. Elimde istatistikler yok ama ihtimaldir ki, İspanya’nın dizilerden elde ettiği gelir, Türkiye’nin elde ettiğinden bir hayli gerideydi. Yine ihtimaldir ki, eğer İspanya’nın geliri Türkiye’ninkini yakalamamışsa, yakalamak üzeredir. Yine ihtimaldir ki, yakın gelecekte birileri, “İspanyollar gençlerimizi dizilerle zehirlemek suretiyle…” filan diye ahkâm kesmeye başlayacak. Hâlbuki her şey gözümüzün önünde oldu.