Yeni Bir Demokrasi

Science’da geçenlerde yayınlanan bir makale, Katolikliğin Avrupa’da yayılması ile toplumların bugünkü gelişmişlik seviyeleri arasında bir ilişki kurmuş. Yok, öyle bir yanda Katolikliğin haritası, yanında gelişmişlik haritası ve… Korelasyondan nedensellik çıkarmak gibi bir şey değil.

Özetleyecek olursak, 500 yılı civarında Katolik kilisesi aile içi evlenmeyi ve çok eşliliği yasaklamış. Bu da, erkekleri daha uzaklarda, tanıdık olmayan topluluklarda eş aramaya sevk etmiş. Dolayısıyla da tanıdık olmayanlara güven duygusunu geliştirmiş. Nitekim 500-1500 yılları arasında Katolik olarak ne kadar uzun süre geçirmişse toplumlar, yabancılara güven, bireysellik ve bağımsız kişilik o kadar gelişkinmiş. Buna mukabil Katolik geçmişi kısaldıkça, toplumdaki bireylerin kendi yakınlarına bağımlılıkları ve itaatkârlıkları yükseliyormuş.

Filan.

Hoş görünüyor.

Makalenin hoşluğunun muhtelif sebepleri var. Bence en mühimi, “şu şöyle olduğundan bu da böyle oldu” türünden çizgisel/nedensel bir üslup yerine, “Katolik Kilisesinin ilgili yasağı toplumu şu istikamette dürtmüş olabilir” demeyi tercih etmesi. Dürtme, bildiğiniz gibi, son dönemin gözde kavramlarından. Hafifçe meyil verip nehrin yatağının değişmesine yol açmak, nehrin yatağını planlayıp yapmaktan farklı bir eyleyiş biçimi. Birincide, işi yapan esas özne nehir. Nehrin kendi potansiyel enerjisi. İkincide nehir tamamen pasif bir nesne. İşin öznesi, planı yapan ve tatbik eden her kimse o.

Böyle bakınca, Katolik Kilisesinin bin beş yüz yıl önce bir yasak getirmesi, zaman içinde, toplumlar arasında sözü edilen türden bir farklılaşmaya yol açabilir. Şüphesiz yol boyunca sayısız benzer veya muhalif dürtmeyle girişim yapmıştır sözü edilen yasak. Ama evlilik gibi bir kurumun yeniden düzenlenmesinin neticesinde zaman içinde sosyal değişimlerin birikmemesini beklemek safdilce olurdu zaten.

Hoşluğun bir başka boyutu da, Katolik Kilisesinin kararının motivasyonu ile ortaya çıkan netice arasında hiçbir bağlantı olmaması. Katolik Kilisesi ilgili yasağı hangi sebeple üretti, bilmiyorum. Ama “bin yıl sonra Hıristiyan toplumlar daha bireysel, yabancılara daha çok güvenen insanlardan müteşekkil olsun” diye düşünülmediğine bahse girilebilir herhalde. Murat edilen ürün neydi bilmesem de, yan ürünün üründen daha müessir olduğunun bir başka misaliyle karşı karşıyayız.

Ve nihayet…

Katolik Kilisesi, bugün, hatta bir süredir, Katolik dünyada bile çok da makbul bir kurum değil. Dawkins’e sorsanız mesela, behemehâl ortadan kaldırılması gereken ilk birkaç kurumdan biridir. Memleketimin ve dünyanın Aydınlanmacılarının kahir ekseriyetine göre, dünyanın başına musallat olan dertlerin başlıca kaynaklarından biri. Sayısız olumsuz vasfı var mı? Var.

O halde…

Katolik Kilisesinden, Kilisenin herhangi bir tasarrufundan, insanlığın hayrına bir şey neşet edemez. Kafalar genellikle böyle çalışıyor. Hâlbuki hal bu değil işte. Âlem meleklerden ve şeytanlardan müteşekkil değil. İyi öznelerin pek çok kötü, kötü öznelerin de pek çok iyi neticeler veren fiilleri olabiliyor. (Katolik Kilisesini şeytanlaştıranların, genellikle, bireysel bağımsızlığı da, başkalarına güven duyulmasını da, kabilecilikten kurtulmayı da olumlu/iyi şeyler olarak gördüklerini hesaba katarak iyi/kötü kavramlaştırmasına müracaat ediyorum. Bana göre iyi olması değil mesele, Kilisenin tasarrufu, onu şeytanlaştıranlara göre iyi neticeler vermiş.)

***

İnsanların başkalarına güvenebilmesi, bir potansiyel. Anlaşıldığı kadarıyla insan denen biyolojik türün biyolojik donanımında gömülü olarak mevcut. Olmasaydı, Kilisenin tasarrufu söz edilen neticeyi doğurmazdı. Ancak potansiyelin mevcudiyeti, her durumda gerçekleşeceği manasına da gelmiyor.

Ben, bilen bilir, insanların başkalarına güvenebilmesini çok önemsiyorum. Muhtelif bahanelerle defalarca yazdım. Şehirlilik dediğim hal, özünde, giderek daha çok insana, daha uzaktaki insanlara, tanımadığı insanlara güvenme halidir. Güveni istismar edildiği halde o güveni muhafaza edebilme halidir.

Ama…

Güven duygusu, neticede, diğer hemen bütün sosyal faktörler gibi, bir potansiyel. Sadece dönemsel olarak değişmekle kalmıyor, her bir insanda, o insanın hayat süresi içinde yükselip alçalıyor.

Yani?

Şimdi memleketteki ve dünyadaki kasabalılaşma eğilimi, kendi başına bir mana taşımıyor. Kasabalılaşma eğilimi, olsa olsa, insanda var olan potansiyelin harekete geçirilemediğinin bir göstergesi. Demek ki yazıp çizdiklerimiz, yapıp ettiklerimiz, siyasetimiz ve saire, insanda mevcut olan, mevcut olduğunu defalarca ispatlamış bir potansiyelin hayata geçmesine mani olur hale gelmiş.

Yani?

Trump’a oy veren Kentuckyli muhasebeci veya Erdoğan’a oy veren Gümüşhaneli esnaf başkalarına güven duyma kabiliyetine sahip değil de o yüzden Trump’ı veya Erdoğan’ı tercih ediyor değiller. Yarın, uygun şartlar sağlanırsa, şimdi yaptıklarına benzer tercihleri yapacaklarını da söyleyemeyiz. Esasında bugün bile, eğer başkalarına güvenmemeleri konusunda yoğun propagandaya maruz kalmasalar, şüphem yok ki, başkalarına daha çok güven duyuyor olarak davranabilirler.

Ama çok yoğun bir propaganda altındalar. Sadece Trump ve Erdoğan’ın propagandalarından söz etmiyorum. Esasında Trump ve Erdoğan’ın propagandalarının o kadar müessir olduğunu da zannetmiyorum. Esas müessir olan, New York’ta veya Cihangir’de oturup, insan türünün ne kadar berbat, ne kadar iflah olmaz bir tür olduğunu söyleyip duranların ürettiği propaganda. Trump ve Erdoğan, kendilerinden önce ve kendileri dışında üretilip duran o propagandanın yol açtığı dalganın üstünde sörf yapıyorlar.

Güven, bir tweet paylaştı. Anladığım kadarıyla Time’ın kapağı ve “parti sona erdi” diyor. Sona eren parti ne partisi? ABD’nin imtiyazlı kesimlerinin, fütursuzca ve sorumsuzca bildiklerini okudukları parti. Dillerinin ucuna geleni düşünmeden söylediler, yazdılar. Akıllarına geleni tartmadan, biçmeden —nasılsa hesap soran olmadığı için— keyiflerince yaydılar. Manasız kötümserlikler, manasız şeytanlar imal ettiler. Toplumların kaynaklarını manasız alanlara kanalize ettiler.

Sadece ABD’nin elitleri değil, bütün dünyanın elitleri aynı haltı işlediler. Yapıp ettiklerinin bir yığın olumlu neticesi de oldu. Ama işte pis kokulu, biçimsiz bir tortu da birikti. Şimdi bu pisliği temizlemek, hepimize düşüyor.

Hepimize…

Çünkü… Görünen o ki, Trump veya Erdoğan’a oy verenler, artık, “siz bu işlere karışmayın, bizim ürettiğimiz zenginlikten hissenizi alın, keyfinize bakın” tavrına tahammül göstermeyecekler. Onları oyunun oyuncusu yapmanın yolunu bulmak gerekiyor.

Yeni bir demokrasi gerekiyor.