Biyolojik Savaş

Thatcher, uyguladığı vahşi politikaların yol açtığı işsizliğin tetiklediği infiale karşılık, “siz de başkalarının talep edeceği bir şeyler üretmeyi öğrenmelisiniz” mealinde çıkışmıştı. Thatcher’dan ilhamla… Küreselleşme denen olgunun Çin’e ulaşmasıyla gerçekleşen şey, ta derinde, Çinlilerin başkaları tarafından talep edilen bir şeyler üretmekte rol almaya başlamasından ibaret. Çinliler eskiden de üretim yapıyorlardı herhalde ama sizin benim talep edeceğimiz şeyler yapmak pek umurlarında değildi. Daha çok, Komünist Partinin üretim planlarının talep ettiği şeyleri üretmek zorundalardı.

Aradaki fark aşikâr mı? Komünist Partinin “şundan şu kadar üretilmesi lazım” dediği şeyleri üretmek ile dünya piyasaları için üretim yapmak arasındaki farkın Çin için nasıl bir değişime —zenginleşmeye— yol açtığını görmek hiç zor değil herhalde.

Küreselleşmenin Çin Seddini aşması, dünya genelinde sınai ürünlerin fiyatlarının düşmesine, Çin’de ise yığınların daha verimli alanlarda iş bulup Çin’i zenginleştirmesine yol açtı —kabaca. Yanında dozunda kapitalizm de olsaydı, Çin’e giren paranın Çinli yığınlara difüzyonu bugünkünden hızlı olacak, dolayısıyla Coca Cola’ya talep hızla tırmanacak, NBA seyreden Çinli nüfus artacak, Amerika’da Çin’in sınai ürünleri, Çin’de ise ABD’nin markaları para kazanacaktı. “Ay ama güzelim Uzak Doğu kültürü berhava olacaktı, istemezük” dersiniz, itirazım olmaz. İyidir, kötüdür diye demiyorum dediklerimi, kavramları yerli yerine oturtmaya çalışıyorum. Çin’i zenginleştiren, Çin’in emek gücünün sömürülmesine yol açan küreselleşmedir —eskiden sömürülemiyordu, değer de üretemiyordu. Çin’in zenginliğinin Çin’e difüzyonuna mani olan —daha doğrusu o difüzyonu yavaşlatan— ise kapitalizm eksikliğidir.

Bambaşka konularda konuşmak isterken Çin’e neden döndüm? Korona virüsünün bir biyolojik silah olduğu iddiaları yüzünden. Baştan söyleyeyim, virüsün bir silah olup olmadığı hususunda bir kanaatim yok. Zannetmiyorum ama… Bütün diyebileceğim işte o kadar: Zannetmiyorum. Lakin virüslerin silah olma ihtimali üzerinden, sizi, vaktinizi alacak bir düşünce deneyine davet etmek istiyorum.

***

T24’te Füsun Sarp Nebil de özetlemiş, biyolojik savaş bir distopya değil. Yani gelecekte fena insanların tezgâhlaması ihtimali olan bir şeyden söz etmiyoruz, bugünün bir gerçekliğinden söz ediyoruz. Dünyanın dört bir tarafında gizli laboratuvarlarda yürütülüyor olan, hanidir yürütülüyor olan faaliyetlerden söz ediyoruz.

Dünyanın dört bir tarafında?

Bildiğim kadarıyla biyolojik savaş konusunda ilk ciddi yatırımları yapan devletler arasında elbette ABD ve İsrail var. Bundan yıllar önce yayınlanmış raporlarda, hatırladığım kadarıyla, Rusya’nın ve Çin’in ABD ve İsrail’den ileride olabileceği iddia edilmişti. Ama mesela Endonezya’nın, Brezilya’nın, Meksika’nın, Fas’ın, Kenya’nın veya Özbekistan’ın biyolojik savaş amaçlı laboratuvarlar kurduğunu tahmin etmiyoruzdur. Hatta Danimarka’nın, Norveç’in… Hatta İspanya’nın, İtalya’nın…

Yani öyle pek de “dünyanın dört bir tarafında” halleri yok.

Şimdi birinci soru şu: Diyelim ABD laboratuvarlarında hassas biyolojik silahlar geliştirildi ve Anadolu’da yaygın olan bir geni hedef alan, Çin’de yaygın olan bir başka geni hedef alan, Şili’de yaygın olan bir başka geni hedef alan virüsler üretildi. Yani Amerikalılar kimi isterlerse vuracak virüsler ürettiler diyelim. Sonra da Türkiye ile bölgede ihtilaf büyüdü ve Türkiye’ye saldırdılar. Milyonlarca insan hastalandı ve öldü.

Kimi suçlayacağız?

ABD devleti, işbu virüsleri geliştirmek ve icabında kullanmak için ABD halkından onay almış mı sayacağız? Devletin bu konuda yaptığı çalışmaların sürdüğünü biliyoruz. Mesela Demokratlar iş başına gelirse çalışmalar duracak mı? Veya Cumhuriyetçiler? Yani… ABD halkının içinde bu tür işlerin işlenmesine muhalif olanlar varsa… Seçenekleri var mı? ABD halkının yapılan çalışmalara onayı olup olmamasını bir yana bırakın, çalışmalardan haberi var mı? Bu işe ne kadar bütçe ayrılmış olduğunu, neyin amaçlanıyor olduğunu biliyor mu?

Sorduğum ilk soruyu —ki cevabını bildiğimi zannettiğim soru bu— netleştireyim: Başımıza gelen musibetlerin sorumlusu toplumlar, insan türü, kültür ve saire mi? Bence değil. Siyasetler popülist olsaydı, toplumlar daha güçlü olsaydı, muhtemel bir biyolojik savaş ihtimali daha düşük olurdu. Şimdi yüksek. Popülizm yüzünden değil, popülizm eksikliği yüzünden…

İkinci soru şu: Türkiye’nin biyolojik silah geliştirmek konusunda çalışmalar yapmak üzere kaynak ayırması konusunda siz karar verici olsaydınız, onaylar mıydınız? Onaylarsanız, bu konuda ABD, İsrail, Rusya, Çin gibi —yani o ölçekte olmasa da o kategoride— bir know-how üretilecek. O know-how, en azından iki işe yarayacak: (a) Sizin de elinizde kendilerini tehdit eden silahlar olduğunu bilirlerse, başkalarının kendi silahlarını sizin üzerinizde kullanmaya hevesleri daha düşük olabilir, yani silahlanmanız caydırıcı etki yapar, (b) muhtemel bir saldırı karşısında kendinizi koruyacak birikimi de o süreçte elde edebilirsiniz, yani çalışmalarınız savunma amacıyla da işe yarayabilir.

Mesele böyle ortaya konduğunda, Türkiye’de toplumun bu tür çalışmalara destek vereceğini düşünüyorum. Esasında Amerikalıların, devletlerinin ne yaptığını bildikleri halde bilmezden gelmelerinin —bilmezden gelerek örtülü destek vermelerinin— arkasında da bu tür bir akıl yürütmenin olduğunu düşünüyorum. Ama o örtülü desteği esas belirleyen husus, bence, “hazır olalım ama kullanmayalım” yaklaşımından çok, “devletin böyle biçimsiz işler işlemesine ne yapsak da mani olamayız, bilmezden gelelim, bizim elimiz temiz kalsın, birileri bizim adımıza ellerini kirletsin” duygusu… Hoş olmayabilir ama sıklıkla sizin de benzer duyguyla hareket ettiğinize kalıbımı basarım.

Üçüncü soru şu: Biyolojik silah üretme çalışmaları, belirli miktarda kaynak ayrılmasını gerektiriyor. Dolayısıyla mesele sadece duygusal/kültürel bir mesele değil, iktisadi bir mesele. Eğer iktisadi olarak yeterince güçlüysen yapabileceğin bir iş bu.

Öyle mi? Ne kadar öyle?

ABD’nin deniz ve/veya hava gücüne eşit bir deniz/hava gücü tesis etmeye kalksanız, muhtemelen Çin hariç hiçbir devletin buna gücü yetmez. ABD’nin nükleer gücüne eşit bir gücü tesis etmek, en azından bütün dünyayı ortadan kaldıracak çapta bir nükleer gücü biriktirmek ise, birçok devletin imkânlarının içinde kalır. Biyolojik savaş konusunda durumun daha da öyle olduğunu düşünüyorum. Konvansiyonel silahlardan daha post-modern olanlara doğru yol aldıkça, imha gücünün de demokratikleştiğini düşünüyorum yani. Türkiye’nin bile, dışarıdan uzman getirmeden, elindeki yetişmiş işgücünün arasından doğru olanları seçip doğru bir biçimde organize etmekle, biyolojik savaş yarışında kayda değer bir potansiyele erişebileceğini zannediyorum.

Çünkü…

Mesele daha bilgi-yoğun bir mesele halini alıyor ve bilgi, paradan daha demokratik bir biçimde paylaşılan bir şey. Bugün dünyada yapılabilir olup da bilgi yetersizliği yüzünden Türkiye’de yapılamaz olan pek az şey var. Yapılamıyorsa yatırım maliyetinden kaynaklanmıyor, pazar sınırlılığından kaynaklanıyor. Her ne yapmak isterseniz, yapmak için gereken know how’ı da, sermayeyi de denkleştirmek mümkün. Ama Google’ın alternatifini ve/veya elektrikli otomobili yapsanız da, sürdürülebilir bir pazar payını elde edemezsiniz.  

Dolayısıyla… İktisadi asimetrinin imha gücünü belirleme kabiliyeti azalıyor. Bu ne demektir? ABD, eğer ABD’nin iktisadi menfaatleri için bir tehdit olursanız, sizi konvansiyonel silahlarının modernize edilmiş versiyonlarıyla ve/veya nükleer gücüyle terbiye etmeye kalkabilirken, karşılık veremezsiniz. ABD sizin iktisadi menfaatlerinizi tehdit ettiğinde de… Ama mesele biyolojik savaşa geldi miydi, asimetri zayıflar.

Bu bilgi, konvansiyonel silahlarla istediğini yaptırmaya alışmış olanlarda da var. Onlar daha iyi biliyor, kendilerine avantaj sağlayan şartların zayıflıyor olduğunu. Dolayısıyla yeni alanlara bizden çok önce girdiler ve çok daha büyük yatırım yaptılar/yapıyorlar. Ancak geleneksel olarak işe yarayan “önce ve daha büyük” yaklaşımı, işin tabiatı gereği, bu defa çalışmaz.

Ne çalışır?

“Ama biz daha çok yatırım yaptık, bizim hakkımız” mantığı çalışabilir. Yani mesela ABD bu tür silahları Çin’e karşı kullanmaya kalktığında ABD halkının ikna edilmesi, İtalya’nın da aynı imkânlara sahip olsa bile İtalya devleti tarafından Libya’da kullanılmasına İtalyanların ikna edilmesinden daha kolay olabilir.

Gelelim dördüncü soruya…

Türkiye’nin bu konularda sistemli bir çalışma yapıp yapmadığını bilmiyorum. Yaptığını da zannetmiyorum. Ama eğer yapıyorsa veya yaparsa… Günün birinde bu silahları Kürtlere karşı kullanma hevesine sahip birileri ortaya çıkar mı? Hiç şüphem yok ki, çıkar. Hatta günün birini beklemeden, daha ilk günden çıkar.

Popülist siyasetler yüzünden mi? Hayır. Aksine, popülizmi by-pass edip, toplumun beklentilerine göre politika belirlemek yerine toplumu devletin önceliklerine göre biçimlendirme mekanizmasının bir uzantısı olarak çıkar. Bir PKK saldırısında —veya PKK saldırısı görünümlü bir eylemin neticesinde— birkaç yüz kişi ölür de, devlet “elimizde böyle bir silah var, Kürtleri ortadan kaldıralım mı” diye sorarsa, toplumun geniş kesimleri, cinnet geçirmiş bir halde, onaylayabilir. Ancak normal şartlar altında, böyle bir fiile “evet” diyecek nüfus, sizi temin ederim ki, yüzde 10’u bulmaz. Onlar da devletin uzun süredir büyük yatırımlarla imal ettiği nüfus, neticede…

***

Bu kadar gevezeliğin neticesini toparlamaya çalışayım.

Birincisi, toplumlardan başka güvencemiz yok. Toplumun güçlenmesi, devletin zayıflaması gerekiyor. Yani popülizm gerekiyor. Tekrar pahasına söyleyeyim, “toplum en iyisini bilir” olduğundan değil. Ancak bilgi topluma yayılırsa —belirli ellerde konsantre olmazsa— ve kararlarda da toplumun hissesi artarsa nispeten emniyette olabiliriz. İşimiz ABD ve/veya Türkiye devletine kalırsa, oynadığımız Rus ruleti. Tetiğe/düğmeye herhangi bir tarihte yakın olanın sağduyusuna emanetiz demektir.

İkincisi, yine bilmem kaçıncı tekrar pahasına söyleyeyim, dünya demokratikleşiyor. Hiyerarşilerin basıklaşması manasında söylüyorum bunu. Sözünü ettiğim demokratikleşme, her alanda bildiğimizi ve alıştığımızı tehdit ediyor. Yeni bir örgütlenme anlayışına, demek ki yeni bir siyasete ve demek ki yeni kavramlara ihtiyacımız var. Böyle bir ihtiyaç içindeyken, popülizm, küreselleşme, kapitalizm, sosyalizm gibi kavramları bulanıklaştırıp, ihtiyaca göre eğip bükmek, genişletip durmak, muhtemelen, birilerinin laboratuvarlarda üretmeye çalıştığı virüslerden daha tehlikeli.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et