Çin Masalı

Çin mevzuu dolaşıma sokulduğunda, yani Çin’in gümbür gümbür geliyor olduğu hikâyesi tuğla tuğla örülmeye başladığında, birçok yeni düşman daha kazanmıştım. Çünkü Çin hikâyesinin ABD’nin hizmet-içi ihtiyaçlarına binaen üretilmiş olduğunu, başkalarının mevzuu kendi üstlerine alınmasının çok da manalı olmadığını iddia etmiştim. Bu tutumum da hikâye üzerinden nevzuhur endişeler edinmiş olanları kızdırıyordu.
Elbette Çin’i önemsiyordum, sanayi toplumu denen ve uzun süredir su almakta olduğu halde batmamakta direnen teknenin, üstüne Çin fili çıktığında, nihayet tarihe karışacağını iddia ediyordum —haklı çıktığımı, en azından çıkıyor olduğumu düşünüyorum.
E, o halde? Derdim neydi?
***
Çin tablosunda, anlatılıp duranlardan çok başka renkler de var. Bir vakitler Sovyet hikâyesinde de öyleydi. Tamam, ABD ve SSCB dünyayı nüfuz bölgeleri halinde bölüşmüşler, ideolojik bir ölüm kalım savaşı veriyorlardı. Ama 1960’larda ABD’ye özel —ABD’nin iç ihtiyaçlarına yönelik— bir kulp daha eklenmişti meseleye. Sovyetlerin uzay programının başarısından bir panik üretilmiş, o panik de kaldıraç olarak kullanılıp, ABD’de “Sovyetler bizi geçecek, tez zamanda dünyanın en büyük ekonomisi olacak” çığırtkanlıkları dolaşıma sokulmuştu. Sovyet eğitim sistemi ile ABD’ninkini kıyaslayanlar mı, Sovyetlerde prodüktivite artışından yapılan ekstrapolasyonlarla başa baş tarihi tahmin edenler mi, ne ararsanız vardı. Bu hikâyeler bir merkezden ve kasıtlı olarak mı imal edildi bilmiyorum ama ABD, ülke içinde oluşan atmosferden istifade, verimsiz sektörleri ihraç edip, ekonomisinin sektörel kompozisyonunu köklü bir biçimde değiştirip, yolunu açtı. Öyle bir hikâyeye ihtiyaç vardı çünkü… 60’larda ABD’de gerçekleşen tarzda kompozisyon değişiminde, her vakit, mebzul miktarda kaybeden olur. O kaybedenlerin sızlanmalarını bastırmak için çok işe yaradı “Sovyetler bizi geçecek” masalı.
Sovyetler çok zayıf bir rakipti. Üstelik ABD’nin istediği kulvarda da yarışmıyordu, raf ömrü kısaydı yani. Yerini —70’lerde— Japonya aldı. Japon oyuncuların harika hareketlerini, Japon kalecinin imkânsız kurtarışlarını izleyip duruyorduk. Amerika’da kıymeti bilinmeyen Deming’in koçluğunda kalite çalışanlarının müthiş çalımlarla topu karşı sahaya geçirdiğini görüyorduk. Sonra aniden sahne değişiyor, yavaş çekimle Japon kültürünün topu olağanüstü bir zarafetle kontrol edişini hatırlıyorduk —ki bu kapsamda mesela, mesele sadece Japon iş kültürü, Japon işçilerin firma sadakati filan gibi hususlar değildi, hatırlayanlar vardır, Japonların maaile çıplak yıkanmasından bile başarıya giden bir yol çizilebiliyordu. Derken robotlar bir vuruyor, top tam çatala gidiyordu. Bütün mecralardan üzerimize boca edilen şahane hazırlanmış görüntülerden gözlerimizi alamadığımızdan, skorboarda bakmaya fırsat bulamıyorduk. Bulsak, Japonların fena halde mağlup olduğunu görecektik.
Demek istiyorum ki… Japonlar 70’lerde çok iyi ve akıllıca işler yaptılar. Alım güçleri eskisine kıyasla çok yükseldi. Kendilerine güvenleri arttı. Sayısız patent ürettiler, devasa markalara sahip oldular. Daha birçok kazançları oldu. Ama o 70’lerin herhangi bir anında ABD’nin ekonomik hegemonyasında bir çatlak açabilecekleri ihtimali hiç vaki olmadı. İleride bir gün o hegemonyayı tehdit edebilecekleri iddiasının da hiç bir gerçekçi mesnedi yoktu. Ama Japonlar, endüstrisinin yarım kalmış renovasyonunun tamamlanması için ABD’ye gereken haletiruhiye yakıtını sağlamış oldular.
Bu arada değinmekte fayda var, bir iki şık çalımdan, yerini bulan bir muz ortadan, şahane bir iki şuttan etkilenip maçın tamamını ıskalayan zanlar/kanaatler imal etmek —bile— bir Türk icadı değil gördüğünüz gibi. Ben hayatı futboldan öğrendiğim için, kendi hesabıma, en coşkulu anlarda bile bir gözümü skorboarddan ayırmamam gerektiğini zaten biliyordum. ABD’nin Japonya endişesi adlı filmi izlemeye başladıktan kısa süre sonra dolandırılıyor olduğumu hissetmemi sağlayan da o alışkanlığım oldu, diyebilirim herhalde —futbolu bile skorboarda bakmadan izleyenlere söyleyebileceğim bir şey elbette yok. Sonra fark ettim ki, Amerikalılar o filmi bizim için çekmemişlerdi, esasen film gerçeklere yaslansa bile bizim endişelenmemizi gerektiren bir şey yoktu. Ama işte… Modern çağın endişeleri bile Türk malı değil.
Çin hikâyesi de, bence, Sovyet ve Japonya hikâyelerinin yeni versiyonu. ABD bir defa daha kendi ekonomisini terbiye etmeye çalışıyor. ABD yılanı bir defa daha deri değiştiriyor ve bu deri değişimi sürecinde canı yananların, canlarının yanmasına razı edilmeleri için böyle bir hikâye gerekiyor.
Yani?
Çin ABD için bir tehdit filan değil —olsa olsa bir kaldıraç.
***
Geçen hafta The Economist, Çin’in yeni teknolojiler alanındaki performansını, birçok uzun tahlili ihtiva eden bir dosyayla ele aldı. Eurasia Group’un Top Risks 2020 raporunda da Çin’in yeni teknolojilere yaklaşımı ciddi bir yer tutuyor. Hani bana “sen meseleyi sanayi ile sınırlı görüyordun ama gördüğün gibi işin içinde 5G de var” demeye çalışılıyor gibi hissettim bir an. Evet, 5G kanalında şık bir çalım denemesi var. Dotcom balonunda her şeyini yitirmiş ve Çin’e dönmüş genç girişimcinin yapay zekâ alanında Çin tarzı denemeleri de göze hoş görünüyor. Bu tür misalleri sınırsızca çoğaltabiliriz.
Ama…
Skorboarda bakınca bambaşka bir şey görüyoruz.
En basitine indirgeyecek olursak, tablo şöyle. Çin’den dünyanın kalanına işlenmiş sınai ürün, Çin’e ise para akıyor. O işlenmiş sınai ürün neden Çin dışına akıyor? Çünkü Çin, olanca nüfusuna rağmen, hâlâ bir pazar değil. Neden değil? Çünkü Çinlilerin alım gücü düşük.
Yeri gelmişken… “Ülkeye o kadar para giriyor, neden alım gücü düşük” diye bir soru düşebilir bilmeyenlerin aklına. Çünkü dünyada bir çatı altında en çok milyarderin nefes aldığı an, Çin Komünist Partisinin yönetimi toplandığında gerçekleşiyor. Öte yandan, Çin’den konuşup Kissinger’ı anmamak olmaz. Çin’de değişim olamayacağını ima etmişti. “Çin komünist oldu” denmişse mesela, bu, Çin’in değiştiği manasına gelmiyordu —ille değişen bir şey varsa, demek ki komünizm değişmişti. Çin kapitalist olduğunda da aynı…
Geçende Halil Berktay da Runciman’a atıfla Çin’in benzersizliğini iddia etti. Runciman’ın yaklaşımında itiraz edilecek —en azından zenginleştirilmesi gereken— çok unsur var ama ana hatları itibariyle kıymetli şeyler söylüyor bize.
Ama Çin değişiyor. Daha da değişecek. Çin halkının alım gücü, binlerce yıldır görülmemiş bir hızla artıyor ve görünüşe göre daha da artacak. Çin tarihinde görülmemiş sayıda Çinli Çin dışında, Çinli olmayanlarla temas halinde. Ama Çin’in şimdi yavaşlamış olan çarkları yeniden on yıl önceki vitese ayarlanabilse bile, kendi ürettiklerinin önemli bir bölümünü tüketebilir olması —veya daha doğrusu sattıkları ile satın aldıklarının birbirini nispeten dengeleyebilir olması— çok uzun süre gerektiriyor.
Eğer mal ve para akışkanlığı sekteye uğramazsa —yani küreselleşme denen süreç vites küçültmezse— demek ki, onlarca yıl boyunca Çin’e para akması sürecek. Çin’e giren paranın topluma difüzyonu nispeten hızlansa bile, Çin’in yeterince manalı bir pazar halini alması bir hayli zaman alacak. Ve esas mühimi, Çin manalı bir pazar halini aldığında, artık o Çin, bugünkü Çin olmayacak. Yok, eğer küreselleşme yavaşlarsa, Çin’in şimdiki Çin gibi kalması daha da uzun sürecek.
Öte yandan, eğer küreselleşme yavaşlatılabilirse, ABD de şimdiki ABD olma mahiyetini daha uzun süre sürdürebilecek. Ama bu hal, ABD’nin Çin tehdidini köpürtmekle gerçekleşmesini beklediği şeyin yavaşlaması manasına da geliyor —yani ABD’nin işine gelen bir şey değil. Küreselleşme sekteye uğramazsa, ABD de muradına erecek, değişecek. Değişeceği için de, şimdiki ABD olmayacak. Nasıl bir ABD olacak? Başka değişimlerin yanında mesela, hegemonya kabiliyeti bugünkünden daha düşük, bazı şeyleri en azından Çin ile paylaşmaya razı bir ABD olacak. Ama Çin’den daha müessir bir şey olmayı sürdürecek.
***
Mevzuun anlaşılmasını güçleştiren şeylerin başında, zannediyorum, değişim denen şeyin anlaşılamaması geliyor. 1970’lerde Japonya değişti, ABD değişti. 1960’larda ABD’nin en önemli güç kaynakları olarak görülen birçok hususta Japonya ABD’yi yakaladı ve bazılarında geçti. 1950’lerde otomobil sektörünün, 1960’larda bilgiişlem sektörünün ağırlıklı bir yer tutmadığı bir ABD tasavvur etmek neredeyse imkânsızdı. Bugün gerek otomobil ve gerekse donanım konusunda ABD açıkça dışa bağımlı. Buna rağmen dünyanın en büyük pazarı olmayı da sürdürüyor, en yaratıcı ekonomisi olmayı da…
ABD, başardığı işi, değiştiği için başardı. Ve bugün hâlâ hem değişime en açık ve hem de değişimi yönetme konusunda en bilinçli özne o. ABD ile Sovyetler, Japonya ve Çin arasındaki en ciddi fark, değişimi yönetme konusunda sergiledikleri heves ve bilinçten kaynaklanıyor. Başkaları hegemonya kabiliyetini ABD’nin terk etmeye karar verdiği alanlarda ararken, ABD hegemonya kabiliyetinin de yer/alan değiştiriyor olduğunun farkında gibi davranıyor.
Çin değişiyor/değişecek. Ama Çin’in değişimi, görünen o ki, istenmeyen bir şey. Başa geldiği için katlanılan bir hal. Değişimi yönetmek derken Çinli otoritelerin anladığı, değişimin başa dert çıkaran yanlarını en az hasarla atlatmak. ABD hariç, dünyanın hemen her yerindeki hissiyat, az çok böyle.
ABD de değişiyor/değişecek. ABD’nin değişimi ise, dünyanın kalanından farklı olarak, ABD’deki otoriteler tarafından istenen bir şey. ABD’de değişimi yönetmek, ABD’nin kendi potansiyelini gerçekleştirmesi için gerekenlerin yapılması manasına geliyor.
Dolayısıyla, bütün bu hengâmeden çıktığımızda, Çin ABD’nin istediği gibi bir şey olacak. ABD ise Çin’in istediği gibi bir şey olmayacak. O da ABD’nin istediği gibi bir şey olacak.
Uzadı, sonra devam ederiz.