Deterjan ve Leke İlacı

Escher, Metamorphosis II

Azı iş gören şeyin çoğuna ihtiyaç duyulmaz. Eğer kullandığınız deterjanın azı çamaşırlarınızı temizliyorsa, daha çoğunu kullanmaya kalkmazsınız. Bazı çamaşırlar için daha çoğu gerekebilir. Sonra daha çoğu… Bazı lekeler deterjan miktarını artırmakla çıkmaz —gereken temizlik sağlanmaz. Ya başka bir kimyasal formülü olan bir leke çıkarıcı bulmanız gerekir veya lekeli olanı atıp, yerine yenisini almanız.

Türkiye’de siyaset yapıyor olduğuna vehmedenler de, siyaset hakkında yazıp çizenler de, düşünenler de, genellikle, Türk-Kürt ve/veya İslamcı-antiİslamcı ekseninde iş görüyorlar. Toplum bu manaların herhangi birinde kutuplaşmış durumda mı?

Yozgat’ı, Konya’yı, Bayburt’u bilmem ama hatta Trabzon’da bile, beli bükülmüş sakallı bir hacı amca ile mini etekli, işveli Rus kızı aynı anda aynı manav tezgâhının önünde, birbirlerine yan bakmadan alışveriş ediyor. Herhangi bir üniversite kantininde başı örtülü kızlar ile mini etekli arkadaşları, göz koydukları aynı oğlanın dedikodusunu yapıyor.

Herkese açık herhangi mekânda Türkler, hatta bozkurt dövmeli milliyetçi Türkler ile Kürtleri aynı anda görebilirsiniz. Tansiyon yükselmiyor.

Yani?

Evet, bir manada kutuplaşma dediğimiz şey, siyasi elitlerin tekelinde olan bir şey. Her ne yapmak istiyorlarsa, işleri her ne ise, kutuplaşmanın azı o işi görmediği için daha çoğunu üstümüze boca edip duruyorlar. Bunu başka terimlerde daha önce defalarca yazdım söyledim. Genellikle Erdoğan’ın kutuplaştırıcı, aşırı kutuplaştırıcı laflarına bakıp, memleket hakkında ye’se kapılınıyor. Hâlbuki Erdoğan’ın her sabah ilk iş olarak toplumu yeniden bölmeye vakit ayırmak zorunda kalması, toplumun bölünmemiş olduğunun göstergesi olarak da okunabilir.

Demek ki, eğer kendi analojimin peşinden gidecek olursak, siyaset elitinin bir şey yapmaya heveslendiğini/niyetlendiğini ve… O işi yapamıyor olduğunu tespit edebiliriz. Olmuyor ve olmadığını kendileri hissediyorlar. Dolayısıyla da o işi yapmakta kullandıkları malzeme olan kutuplaşmanın miktarını artırıp duruyorlar. Siyasi bir kriz var yani.

Olması tuhaf mı? Olmaması tuhaf olurdu.

Toplumların strüktürleri, imkânları, sınırları, kendiliğinden örgütlenme biçimleri, toplumsal roller ve aklınıza gelebilecek her türlü faktör, son yirmi yılda, önceki yüz yılda değiştiğinden daha çok değişti. O önceki yüz yılda da, ondan önceki bin yılda değiştiğinden daha çok değişmişti. Ve mesela şunlar da oldu: Diplomalı nüfusun toplam içindeki payı, son yirmi yılda, ondan önceki yüz yılda arttığından daha çok arttı. Şehirlileşme oranı da öyle… Kadınların mesela hekim olma, avukat olma, pilot olma oranları da öyle…

Siyaset, dünyanın her yerinde, bu değişimlere az çok cevap üretti. Ama siyasi düzenlerde son yirmi yılda meydana değişimin, ondan önceki yüz yılda meydana gelenden daha büyük olduğunu söylemek zor. Toplumların değişim hızı ile siyasi düzenlerin değişim hızı arasında bir makas var ve bu da bir takım arazlara yol açıyor.

Demek ki kriz, siyasetin krizi. Kendi analojime dönecek olursam, demek ki, kutuplaşmayı artırarak çözülebilir bir kriz değil. Bu çamaşır, bu metotla temizlenemez.

***

Devam etmeden önce işaret edeyim. Dünyanın dört bir yanında siyasetçiler, daha genelde siyasi bir elit var. Bir yerlerde oturup, “hmm, beceremiyoruz, kutuplaşmayı artıralım” filan gibi kararlar verip hayata geçiriyor değiller. Onlar da hepimizin maruz kaldığı şartlara maruz kalan, bizim kadar bilgi sahibi olup bilgileri bizimki kadar sınırlı olan insanlar. Hayat planlarla yürümüyor. Nasıl sizinki yürümüyorsa, onlarınki de yürümüyor. Yıkadıkları çamaşırlarını astıklarında komşuları görüyor ki, iyi temizlenmemiş. Bir refleksle çözüm üretmeye çalışıyorlar. Alet çantalarında ne varsa onunla, çözüm olacağını ümit ettikleri bir iş işliyorlar. Hepsi bu. İyi insanlardan, kötü insanlardan söz etmiyoruz.

Mesele iyilik, kötülük meselesi değil. Mesele becerebilme, becerememe meselesi.

Ve kendi analojime tekrar dönecek olursam, siyasi elitlerin alet çantasında leke ilacı var da kıskanıyor, kullanmıyor değiller. Leke ilacı var da akıl edemiyor da değiller. Leke ilacı yok. İcat edilmesi gerekiyor. Kimseyi, icat edilmemiş bir şeyi icat edemediği için suçlayamazsınız.

***

Şimdi işin beni alakadar eden kısmına döneyim.

Toplumlar parçalıdır. Öyle olmaları gerekir. Farklı sosyal kesimler varsa, aralarında gerilimler de vardır. Olması iyidir. Mektepli zihinlerin gerilimsiz toplumlar hayal etmesi, bence, yaşadığımız sosyal ve bireysel sıkıntıların önemli sebeplerinden biri —ama sözünü ettiğim siyasi kriz, bu kavrayıştan tamamen bağımsız olmasa da, gerilimsiz toplum hayalinin bir ürünü değil.

Toplumsal kesimlerin tarih sahnesine bir özne olarak çıkabilmeleri için, belirli imkânlara sahip olması gerekir. Feodal toplumda serflerin, o kadar kalabalık olmalarına rağmen, bir siyasi özne olmasını bekleyemezsiniz mesela. Nitekim zaman zaman ayaklanıp kendilerine zulmedenleri ortadan kaldırmış olsalar da, eninde sonunda kendilerine zulmedecek başkalarının nesnesi haline rücu ettiler.

Peki, bir sosyal kesimin tarih sahnesine çıkabilmesi için ne kadar enerjiye sahip olması gerekir? İddiam odur ki, bu sorunun cevabı bundan iki yüzyıl önce x idiyse, yirmi yıl önce x/2, şimdi x/5 gibi bir değere düştü. Yani mutlak bir dünyada yaşamıyoruz, zamanla her şey değişiyor.

Ve…

Demokrasinin yaygınlaşmasıyla düşen enerji eşiğine paralel olarak, demokrasinin yaygınlaşmasıyla toplumun bütün kesimlerine enerji enjekte edilmesi sürecini de yaşadık. Dolayısıyla zenciler de, kadınlar da, eşcinseller de, hayvan severler de, dindarlar da, dinsizler de… Aklınıza gelebilecek her kesim enerji kazandı. Hemen hepsi de, lazım gelen enerji eşiği düştüğü için, siyasi bir özne olabilecek enerjiye kavuştular. Ve hepinizin gözlerinin önünde de siyasallaştılar.

Bundan otuz yıl önce her şey ne güzeldi hâlbuki. İşçiler vardı, kapitalistler vardı. Kadın olmanız, zenci olmanız, eşcinsel olmanız önemsizdi. Daha eşitlikçi bir dünya mı, daha rekabetçi bir dünya mı talep ettiğiniz önemliydi. Sadece o önemliydi. Başka yerlerde de mesela Almanlar ve Almanlığın hakkını vermeyenler vardı. Cinsiyetiniz, dünyadan beklentiniz ve saire önemsizdi.

Şimdi dünya öyle değil. Ama dünya öyleyken imal edilmiş bir kavram haritamız var.

***

İçinde yaşadığımız dünyada, demokrasinin yaygınlaşmasıyla zuhur etmiş olan bütün bu halleri bir güzellik, şükredilmesi gereken haller olarak hissedenler var. Şehirliler diyorum onlara. Kadınların, eşcinsellerin, dindarların, zencilerin enerji kazanmış ve enerji eşiğinin düşmesi sayesinde de siyasallaşmış olmasına minnet duyanlar… Bir de… Bütün bu çeşitlilikten ürken, korkan, elindeki alet çantası her bir derde çare üretmeye yetsin isteyen kesimler var. Kasabalılar…

Son derece spekülatif olduğunu bile bile, yarın değilse de birkaç ay içinde “öyle değilmiş be” diyebileceğimi bile bile söyleyeyim: Popülizme yakıt sağlayanlar kasabalılar, kutuplaştıranlar ise şehirliler. Aynı paranın iki yüzü gibi görünen şey evet, aynı paranın yüzleri ama iki farklı yüzü…

Bitirmeden…

İnsanoğlunun yol alma raconu budur. Her şey kendi karşıtını üretir ama o karşıt genellikle asimetriktir. Birisi toprakta darı ekerken öteki az ileride darı ekmez yani, birisi darı ekerken öteki fabrikada işçi olur. Düzlemler değişiktir. Şimdi de öyle.

Kriz dediğimiz şey, o karşıtlığın taraflarının birbirlerini törpülemesi sürecidir. Törpülenmeden önce hiçbiri işe yarar şeyler değildir, törpülendikten sonra biri hayatta kalır. Yani birinin işi, diğerini biçimlendirmekle birlikte biter. Şimdi içinde yaşadığımız dönemden de benzer bir çözüm çıkacak. İcat edilecek de çıkacak. İcat eden de hepimiz olacağız.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin