Elleşmeyin, Dağınık Kalsın

İrfan Özet’in Fatih Başakşehir’inde de görülüyor, Fatih’i Romanlardan arındırmak amacıyla gerçekleştirilen Sulukule’yi nezihleştirme projesi, Romanların kendilerine verilen uzaklardaki evleri satıp Fatih’e dönmeleriyle neticelendi. Ama artık Sulukule yoktu, nerdeyse bütün Fatih’e yayıldılar. Sulukule’de yaratılan rantı yiyenler yedi, Sulukule’nin manzarasından rahatsız olup göz zevki sebebiyle projeyi destekleyen Fatihliler Romanlarla kucak kucağa yaşama durumunda kaldı.

Netflix belgeseli The Great Hack’te veciz bir biçimde anlatılmış, yeryüzünün görüp gördüğü en küresel teşebbüsler olan ve milyarlarca kişiyi birbirine bağlayan Facebook, Google gibi platformlar, Cambridge Analytica dolayımından, Brexit, Trump başta olmak üzere bir yığın içe kapanmacı projenin taşıyıcı kolonu oldu.

Bugün Yıldıray Oğur yazmış, seçilmişleri atanmışlar karşısında güçlendirme iddiasıyla hayata geçirilen mevcut sistem, seçilmişleri hiçleştirdi. Oğur’un yazısında yok ama ilaveten, çabuk karar verme iddiası da vardı, hiç karar verememekle neticelendi.

Hayat böyle.

***

Üçüncü sınıfta aldığım Systems Science dersleri hayatımın akşını değiştirdi. Daha önce daha baştan kontrol sistemleri anlatılırmış derslerde. Bizim alacağımız yıl, dersi yıllardır veregelen Elektrik Mühendisliğinden hoca yerine bölümün kendi hocalarından biri vermeye başladı. O da meseleye Bertalanffy’den, Genel Sistem Teorisinden başladı. Hayatımı değiştiren, esasında, o birkaç haftalık giriş bölümüydü.

Şimdi bunları hatırlayıp hatırlatmamın sebebi, o Genel Sistem Teorisinin postulalarından biri: Eşsonuçluluk (equifinality). Kabaca söyleyecek olursak, hangi yoldan gidersen git, aynı boka saplanacaksın. Eh, sadece birkaç gün içinde üst üste üzerime abanan yukarıdaki misaller de gösteriyor ki, eşsonuçluluk iyimser bir varsayım, debelendikçe daha da fena batacaksın.

The Great Hack’te mevzu edilen vaka, yapısal olarak diğerlerinden farklı gibi görünüyor ama değil. Her üç durumda da, sistemin kendi iç dinamikleriyle zuhur etmiş hali beğenmeyen, kendi biricik aklıyla daha iyi bir dünya tasavvur eden, “ay neden yapmamışlar ki, ben yapıvereyim bari, bir hayrım dokunsun” deyiveren aklıevvellerin, gücü eline geçirince kendisini çok akıllı da zannediveren budalaların dünyayı düzenleme tasarrufları var. Sulukule vakası ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adlı ucubede o budalaların kimler olduğu malum. Cambridge Analytica misalinde ise daha bulanık bir özne var. Yarattıkları platformların insanları kontrol etmek için ne kadar müthiş bir yeni imkân sunduğunu idrak ettiklerinde başları dönen çok sayıda özne ve… Herhalde Rusya.

***

Son günlerde, yeni seçilmiş belediye başkanlarının tuhaf tasarrufları ziyadesiyle gündem oluyor. Birinin belediye iştiraklerinden birinden de maaş aldığı ortaya çıkıyor, sonra benzeri sayısız misal dökülüyor ortaya. Öteki bir yakınını etkili bir yere atamış oluyor, arkasından benzerleri… Filan.

Komplo teorileri ile aram iyi değil. Olsaydı diyebilirdim ki, bu tür haberlerin frekansındaki sıklaşmada bir iş var. Ne iş olabilir? Biri yakın zamanda çıkıp “ama bu belediye başkanları çok fena, onları zapturapt altına almak lazım, yetkilerini budayıp merkeze toplayıp…” diyecek gibi…

Bir komplo olmadan da aynı neticeye ulaşılabilir. Esasında belediye başkanlarının yapıp ettiği iddia edilen biçimsizlikler, misliyle, merkezi idarede yapılıyor ama (a) artık haber değeri taşımadığından ve (b) oralara dokunanın eli yandığından, pek haber olmuyorlar. Her biri pek iyi niyetli, pek dürüst olan bir yığın kişi, belediye başkanlarının biçimsiz işlerine dair haberleri ise hevesle yapıp paylaşıyor. Böyle oluşan ortamı, malum şahıslar, “hah işte, istediğimiz iklim oluştu” deyip kullanmaya kalkabilirler.

Aman diyeyim. Bırakın dağınık kalsın.

Derdimi, belki de Cambridce Analytica etrafında dönen tartışmalarla daha iyi anlatabilirim. Görünen o ki, teknoloji devlerinin elinde toplanan verilerin yol açtığı hasardan ürkmüş bir yığın kişi, devletlerin mezkûr teknoloji devlerini denetleme imkânlarını çeşitlendirerek problemi aşmaya kalkıyorlar. Merkezileşmiş bir gücün yol açtığı hasarı gidermek için daha da güçlü ve daha merkezi bir gücü tahkim etmeye çalışıyorlar yani.

Aman diyeyim.

***

Fatih Başakşehir’de, Sulukule mevzuunun anlatıldığı yere döneyim.

Özet’in konuştuğu muhafazakarlardan biri diyor ki mesela Romanlar için, “düzen, intizam yok bunlarda … normal bir yaşantı yok.” Bir başkası, “proje başlayınca her şey düzelecek diye ümitlendik” diyor. Tartışma uzayıp projeden şikâyetler artınca, partili bir muhafazakâr, Romanlar hakkında, “eskiden birlikteydiler, güçleri vardı, şimdi dağıldılar güçleri kalmadı, normal vatandaşa uymaya başladılar” diyerek iktidara yönelik eleştirileri savuşturmaya çalışıyor. Romanlar için konan servislerden söz edip “daha ne istiyorlar ya” diye Romanları nankörlükle itham ediyor.

Lügat, gördüğünüz gibi, 1990’larda aynı muhafazakârlara karşı anaakım medyada kullanılan lügatle aynı. Bir zamanlar düzensiz, intizamsız bulunan, görüntüyü bozan, normal insanın yaşadığı gibi yaşamamakla itham edilen, “sokakta başını örtmesine ses eden var mı, daha ne istiyorlar ya” denen insanlar, şimdi başkaları için aynı dili kullandıklarının farkında bile değiller muhtemelen. Muhtemelen eskiden de birkaç sokak ötede oturan Roman komşuları için aynı şeyleri hissediyorlardı ama muhtemelen hislerini dile getiremiyorlardı —böyle bir lügatleri yoktu. Artık edindiler.

Tanzim etme gücüne sahip olmayan için dünya muntazam görünür.

Eh, böyle söyleyince herhangi bir problemi çözmüş olmuyorum. Çünkü soru, hemen herkesin hemen her durumda sorduğu soru aynı: Peki, ne yapmak lazım? “Dokunmayın, dağınık kalsın” desem, kimseyi kesmiyor. Bir şeyler yapmak lazım. Ortalık berbat. Berbat kokuyor.

Siyasi iktidarı ele geçirince şımarmış, küstahlaşmış, Romanları tanzim etmeye kalkan Fatihlileri sınırlandırmak için mesela, bir şeyler yapılması gerekmiyor mu? Bence de Özet’e konuşan, “insanda Allah korkusu olması lazım” demekle kendisindeki Allah korkusu noksanlığını telafi ettiğini zanneden küstahlar tiksinti uyandırıcı. Ama onlara karşı Romanları muhafazaya almak çözüm değil. Görünen o ki şehir, zaman içinde, bir çözüm bulmuş ve Romanlar kendi iktisadi faaliyetleri ve hayat tarzları açısından optimum denebilecek bir yere konumlanmışlar. Eğer müdahil olunmasaymış, kendi iç dinamikleriyle bir biçimde kendi yollarını açıp akmayı sürdüreceklermiş. Müdahil olunmuş. Her iki tarafta da sıkıntı yaratmış. Taraflar bu sıkıntıyı, kendilerince aşmanın yolunu bulmalılar. Kimse, mesela Romanlar da, bizim kendileri adına tasalanıp düşünmemizi ve çözüm üretmemizi gerektirecek kadar çaresiz ve ahmak değiller. Nitekim biz düşünsek bulamayacağımız çözümü bulmuş, kendilerine verilen daireleri satmış, gelip Fatih’te bodrum katlarını kiralamışlar. Eskiye göre daha iyi mi? Herhalde değil. Ama olabilecek olan en iyisi…

Demem şu: Kendi aklımıza hak ettiğinden çok fazla kıymet biçiyoruz. Teşhis ettiğimiz anda çözdüğümüzü zannettiğimiz problemler için teklif ettiğimiz çözümlerin hepsi, çözdüğünden daha beter problemler doğurur. Mesela “ay tarım da çöküyor, hâlbuki ne yapılması gerektiği belli” türünden akıllar akıl filan değil. Romanlar Fatihlileri, Fatihliler Romanları terbiye edecekler. Bizim taraf olmamız gerekmiyor.

Bu demek değil ki Romanları —veya Suriyelileri— daha sempatik bulmayalım, onların dertleriyle dertlenmeyelim. Onlara yardım etmeyelim de demiyorum. Dediğim şey, özetle, (a) yukarıdan, kudretin temerküz etmesini gerektiren hiçbir çözüm, çözüm değildir, (b) sizden yardım istemeyene, sizin yardımınızı istemeyene yardım edemezsiniz. Onların adına çözümler üretmek, “ah sen derdinin ne olduğunu bile bilmeyecek kadar zavallısın” demektir ve… Eğer kendinizi bu ruh durumunda buluyorsanız, bence yardıma ihtiyacınız var. Muktedirsiniz, artık nereden devşirdinizse o iktidarı. Zehirlenmişsiniz.

Fatihliler ve Romanlar, görünen o ki, eşit değiller. Aralarındaki bu eşitsizliği giderme iddiasıyla ortaya dalıverenler, esasen, bir kefesinde Fatihlilerin ve Romanların birlikte yer aldığı bir başka eşitsiz terazinin öteki kefesine kendilerini koymuş oluyorlar. Kendilerini, Fatihliler ile Romanlar arasındaki maçın hakemliğine atamış oluyorlar ki, bence gülünç bile değil, tiksindirici…

***

Cambridge Analytica meselesiyle kapatalım. Alexander Nix mesela, sorgusu sırasında, mealen, “ben kurbanım, liberal anaakım medya, onların hasımlarının kampanyalarına katkı yaptığım için beni hedefe yerleştiriyorlar” derken haklı olabilir mi? Karar vermek için kullandığınız malumat ne kadar sahih? ABD seçmenlerine Trump’a oy vermelerini sağlayacağı hesaplanan malumatı imal edip servis eden Cambridge Analytica’nın ürünleri biased de, sizin Cambridge Analytica hakkındaki malumatınız biased değil mi?

Kendi hesabıma, Cambridge Analytica’nın hoş olmayan işler işlediğinden şüphem yok. Desteklediği taraflar, benim apaçık biçimde karşı olduğum taraflar. Ama meselem bu değil. Kişiler hakkındaki verilerin, o kişilerin hiç hesaplamadığı bir biçimde kullanılmasının yol açtığı ahlaki meseleler bile değil gündemim. Son derece ilkesel bazda, günümüzün en ciddi iktisadi kaynağı haline gelmiş olan verilerin merkezileşmesi beni rahatsız ediyor ve dolayısıyla da o merkezileşmeden fayda üreten herkese karşıyım.

Ama…

“O halde devletleri güçlendirelim” demek çözüm değil. Devletler zaten bizim hakkımızda lüzumundan fazla şey biliyor ve onları son derece biçimsiz bir biçimde kullanmaya da teşneler. Bu süreç için bir çözüm teklifim yok. Çözüm tekliflerine de karşıyım. Kestirmeden çözüm vadeden her teklif de, bence çocukça. Hâlbuki karşı karşıya kaldığımız problem çok ağır bir problem, çocukça akıllarla aşılabilir gibi görünmüyor. Öğrenmemiz gerekiyor. Fertler olarak öğrenmemiz gerekiyor. Kurumlar olarak öğrenmemiz gerekiyor. Bu süreçte yumruk yiyecek miyiz? Yiyeceğiz. Zarar görecek miyiz? Göreceğiz. Ama başka türlü bu problemi aşmak mümkün değil.