Emekli Amirallerin İşleri

Emekli Amirallerin yaptığı iş, üzerine konuşuldukça dallanıp budaklanıyor. İşi yapan özneye—yani emekli Amirallere— bakıyorsunuz, ciddiye alınacak bir özne sayılmazlar. Mevcut iktidar daha önce çoğuna sille tokat dalmış, bir kum tanesi kadar kütleleri olmadığını görmüşüz. Yapılan işe bakıyorsunuz, neresinden baksanız manasız.

Ve fakat…

Dallanıp budaklanıyor işte ve dalları, budakları, işin kendisinden daha sahici, daha müessir. Bildiğim ve anladığım kadarıyla meseleyi netleştirmeye çalışayım.

Montrö Meselesi

Bildiğim kadarıyla, eğer yapılabilirse, Kanal İstanbul’un Montrö’yü by-pass etmek gibi bir kabiliyeti yok. Muhtelif yerlerde yazılıp çizilenlere itibar edecek olursak, Montrö sadece İstanbul Boğazı ile sınırlı bir düzenleme getirmiyor, Çanakkale Boğazını ve Marmara Denizini de kapsıyor —bu arada belirteyim, bu vesileyle Boğazın adını da behemehâl 5 Nisan Demokrasi Müdafaası Boğazı olarak değiştirmek gerektiğini düşünüyorum, Bahçeli’nin, Süleyman’ın, iletişim şeyinin, Tapu Kadastro memurlarının, Ayasofya maydanozunun ve daha nicelerinin cansiperane çabaları ve kahramanca fedakârlıkları tarihe ve coğrafyaya kazınmalı.

Anladığım kadarıyla Montrö meselesi iktidar tarafından Kanal İstanbul hadisesine kasten iliştirilmişti. Bu şekliyle iki ayrı kuşun vurulmaya çalışıldığını düşünüyorum. Bir yandan geniş kamuoyuna “bu proje sizin bildiğiniz gibi değil, öyle muazzam hedefleri var ki” duygusu şırınga edilmiş oluyor. İkincisi daha dar ve Cumhuriyeti bir reklam arası olarak görmeye teşne kesime ise, “kurucu unsurların hepsine karşıyız, unutmadık, yeri geldikçe her bir sütunu yıkacağız endişeniz olmasın” denmiş oluyor.

“İşbu kesim Montrö’nün feshinden ne fayda murat ediyor olabilir” sorusu da akla düşebilir. Aralarında Montrö’nün ne dediğini, ne işe yaradığını bilen kimse yoktur muhtemelen. Onu Lozan’ın bir mütemmim cüzü zannediyorlardır filan.

Kanal İstanbul Mevzuu

Ama net toplamda, iktidarın Kanal İstanbul hadisesini kasten bulanıklaştırdığını —en azından netleştirmediğini— görüyoruz. İkide bir “pek yakında” nidalarıyla hatırlatılıyor —ve böylelikle muhalif kanadın nasırına basılıyor— olsa da, henüz şöyle âlem içine çıkarılacak bir çizimini bile görmedik. El değiştiren araziler hakkında muhtelif haberler okuyoruz ama ne kadarının gerçeği yansıttığını da bilemiyoruz. Müphemliğin, o arazi el değiştirmeleri vasıtasıyla transfer edileceği hayal edilen rantın nasıl üleşileceğinin henüz kararlaştırılmamış, yani kanalın güzergâhının henüz netleştirilmemiş olmasından kaynaklanan bir yanı olduğunu düşünsek bile, geriye açıklanmaya muhtaç bir büyük müphemlik kalıyor yine de. Dediğim gibi, şöyle üç boyutlu animasyonlar, gösterişli çizimler hazırlayıp paylaşmaya mani bir şey yok. Ama yapılmadı/yapılmıyor. (Şu amatörce teşebbüsten başka bir şey görmedik yani.)

Esasen mevcut iktisadi şartlarda, siyaseten bu kadar sıkışmış bir iktidarın Kanal İstanbul’u yapmayı sahiden istese bile yapmaya muvaffak olması mucize olur gibi görünüyor. Yapmayı sahiden istiyor olmamaları da ihtimal dâhilinde diye düşünüyorum —daha önce mesela Avrasya Tüneli mevzuu böyle konuşulup durmamıştı diye hatırlıyorum, yapılmış geçilmişti. Kanal İstanbul’un gerçekleşmesinden değil, gerçekleşme ihtimalinden bir fayda devşirmek gibi daha sınırlı bir muratları olabilir.

Elbette biliyorum, iktisaden imkânsız, siyasi olarak kendi düşüşlerini olağanüstü hızlandırması muhtemel bir projeye sahiden bel bağlamış da olabilirler. İktisadi imkânsızlıkların da, siyasi maliyetlerin de farkında olmayabilecekleri gibi, projeyi bir altın vuruş olarak görüyor da olabilirler. Toplumdan bu kadar izole olmuş, bu ölçüde gerçeklikten kopmuş öznelerin heves ve niyetlerini gerçekliğin mihenk taşıyla sınayıp anlamaya çalışmak, onları anlamaya çalışanları karanlık koridorlara sokabilir.

Emekli Amirallerin Derdi ne?

Emekli Amirallerin neden şimdi, neden bu üslupla, neden gece yarısı bir açıklama yaptıkları da ince ince analiz ediliyor. Kendilerinin bu kadar ince analiz yaptıklarından şüpheliyim. Açıklamanın tarih ve saatinin —galiba Dumlupınar faciasına işaret eden— sembolik bir manası olduğuna dair laflar edildi, ne derece örtüştüklerini bilemiyorum.

Ama…

Esas soru şurada düğüm oluyor: Emekli Amiraller böyle bir açıklamanın iktidar cenahı tarafından bir sindirme harekâtına mazeret olarak kullanılabileceğini idrak edememiş olabilirler mi? Geçtiğimiz yıl —30 Ocak 2020’de— emekli Büyükelçiler benzer tonda bir açıklama yapmışlardı. O açıklama görmezden gelinmişti, bu açıklama sebebiyle yeniden hatırlandı. Ama emekli Amiraller emekli Büyükelçilerin o açıklamasını biliyor ve hatırlıyor olmalılar. Dolayısıyla kendi açıklamalarının da bu ölçekte, bu kadar orantısız bir reaksiyon doğurmayacağını varsaymış olabilirler.

Bence esas mesele şu ki, iktidar artık eskisi kadar muhkem değil. Gara meselesi birçok kişiyi cesaretlendirdi, Boğaziçi direnişi kırılamadı, İstanbul Sözleşmesinin yol açtığı çatlak yamanamadı ve saire… Bütün bu olup bitenler, bir mevsim değişimi hissi veriyor. Emekli Amirallerin de havanın ısınmasına aldanıp çiçek açtığını düşünmek kabil.

Evet, bir yandan HDP’nin kapatılması için düğmeye basılıyor, Gergerlioğlu ürkütücü olmasına özellikle ihtimam gösterilerek derdest ediliyor filan ama öte yandan da hemen bütün kesimlerde sesler yükseliyor. Kaldı ki iktidarın kendisi, iktisattan aşılamaya kadar bütün kritik meselelerde müthiş bir acz sergiliyor. İktidarın aczi yeni bir şey değil ama artık gizlenemeyecek seviyeye ulaştı, emekli Amiraller tarafından bile görülmüş olabilir, diyebiliriz.

İktidar uzun süredir, sadece kendi vatandaşlarına dünyayı zindan etmek konusunda fevkalade marifet sergiliyor. Ama diğer her alanda büsbütün meflûç. Pandeminin orta yerinde, vakalar tırmanırken, vatandaşa maskesiz oturuyor diye ceza yağdırırken ve söyleyecek dişe dokunur bir lafı yokken kalabalık kongreler düzenlemek gibi zırva işler yapıyor. Kaybettiğini bulmak için yaptığı her gösteri kaybını büyütüyor ve fakat başka da bir şey bilmediğinden aynı zırvalıkları tekrarlayıp duruyor. Bu halin emekli Amirallerde “vakit tamamdır” hissine yol açmasında anlaşılmaz bir şey yok bana kalırsa.

Avrasyacılık – Atlantikçilik Mevzuu

Açıklamanın altında imzası olan Amirallerin hepsini biliyor filan değilim. Söylenenlere itibar edecek olursak, ağırlığı Avrasyacı denen kesime mensup. Açıklamanın ana mevzuu olan Montrö’ye hassasiyet de, Avrasyacılıkla çelişmiyor. Çünkü mevcut konjonktürde —hele ki Rusya-Ukrayna gerginliği ve NATO’nun Ukrayna’ya göstermelik de olsa arka çıkmaya çalıştığı hesaba katılırsa— Montrö, ABD’den gelebilecek taleplere karşı Türkiye’nin elini güçlendiriyor. Zaten iddialara göre birkaç yıl önce ABD Türkiye’ye Montrö’yü feshetmeyi telkin etmiş.

Böyle söyleyince deniyor ki, “ama Perinçek Amirallere karşı çıktı”. Eh, koordinatlarını ve istikametini Perinçek’e bakarak tayin edenlere ne desem boş. Geçelim.

Açıklamanın bir yerine tekkede görüntülenen muvazzaf Amiralin eklenmiş olması da açıklamanın Avrasyacı-Ulusalcı bir ruh durumuyla kaleme alındığı kanaatini güçlendiriyor. Ve bu durumda açıklama ve ona gösterilen reaksiyon, öyle görünüyor ki, ekstra bir turnusol kâğıdı fonksiyonu kazanıyor.

Deniyor ki mesela, “Türkiye Karabağ meselesinde Rusya ile ters düştü, taraflar zaten daha önce Suriye’de, sonra Libya’da ve şimdi Ukrayna hadisesinde de ters kanatta kaldılar, yani Erdoğan Avrasyacılıktan Atlantikçiliğe yine, yeniden yatay geçiş yaptı” filan. Suriye’de hadiselerin nasıl gelişiyor olduğu konusunda elimizde kâfi malumat yok. Libya’da Türkiye alabileceğini aldı, Rusya’nın oyunu da bozulmadı diye düşünüyorum. Ama Karabağ hadisesinin esas kazananı bence Rusya oldu. Aliyev bir kahramanlık hikâyesi, dolayısıyla muhaliflerini daha pervasızca imha gücü kazandı ama Karabağ’ın kontrolü neredeyse sadece Rusya’nın elinde. Bu şekliyle de hem Azerbaycan’ın ve hem de Ermenistan’ın zaten pek zayıf olan özerklikleri iyice zayıfladı. Erdoğan’ın Putin’le paslaştığını, Putin’e “topu şuraya atacağım sen de kafayı dokundurur golü atarsın” dediğini filan iddia etmiyorum —ama denmişse de şaşırmam. Ukrayna hadisesinin de nasıl gelişeceğini henüz bilmiyoruz.

Ve dahası…

Putin’in kendisini ve Rusya’yı sıkıştıran kıskaçtan çıkmak için nasıl bir manevra yapmaya hazırlandığı hakkında da bir bilgimiz yok. Demem o ki, günün sonunda Rusya Çin’e —ve hatta Çin’e yanaşmış İran’a— karşı Batı blokunun, AB ve ABD’nin yanında saf tutarsa çok da şaşırtıcı olmaz. Teorik olarak Rusya, Türkiye’den daha Avrupalı değilse bile daha eskiden Avrupalı idi. Avrupa sisteminin bir parçası idi. Ve hatta Soğuk Savaş döneminde bile Batı’ya Çin’in olduğu kadar uzak değildi. Yani Avrasyacılar yakın vadede kendilerini İran ve Çin ile baş başa bulabilirler. Dünyanın nasıl benzersiz bir türbülans içinde olduğunun hep unutulduğunu, en azından ihmal edildiğini düşünüyorum.

Bu çerçevede bakacak olursak, emekli Amiraller, aralarında bilhassa Avrasyacı olanlar, yakın vadede Çin devletinin bordrosuna geçmek zorunda kalabilirler. Hesabı böyle yaptıklarını, daha doğrusu böyle hesaplar yaptıklarını zannetmiyorum. Kaba ve muhtevasız bir Amerikan düşmanlığından gayrı bir envanterleri olduğunu da düşünmüyorum. Meselemiz de zaten emekli Amirallerin ideolojik takıntıları filan değil, Erdoğan’ın Batı, Rusya, Çin, İran denklemini nasıl okuduğu…

Sizce nasıl okuyordur?

Erdoğan’ın Geri Vitesi

Hadisenin anlaşılmaya en muhtaç yanı, önce Bahçeli’nin, ardından Süleyman —ki imzacılar ile CHP üyeleri arasındaki yakınlıkları deşifre edebilmek için ekibiyle birlikte sabaha kadar uyumamasının hakkı nasıl ödenir— ve iletişim şeysinin ve çok geçmeden üstüne vazife olan olmayan —kendilerini iktidarın ortaklarından zanneden— yekûn zavallıların “vay darbeciler, asalım, keselim” makamından gürültü koparmasından sonra Erdoğan’ın kameraların karşısına çıkıp “o kadar da şey etmesek” der gibi bir tutum takınması oldu.

Neden öyle oldu? Erdoğan neden hazır harlanmış ateşi bulmuşken yangına körükle gitmedi de ortalığı serinletmeye teşebbüs etti? Eğer ortalığın serinletilmesi gerekiyor idiyse, neden ötekiler harareti yükseltti? Bence bunlar mühim sorular ve cevaplarını bilmiyorum. Belki Erdoğan’ın çekmecesindeki uluslararası ilişkiler ve iç ittifak opsiyonları yüzünden Erdoğan’ın şimdi hararete —münhasıran bu hususta— hiç ihtiyacı yoktur.

Burada enteresan bir başka husus var. Metni hazırladığı iddia edilen ve altına imzasını da atanlardan biri mesela, İYİP üyesi imiş. Ama harareti düşürürken açıklama ile CHP’yi ilişkilendirmekten imtina etmeyen Erdoğan ve Süleyman’ı —ki imzacılar ile CHP üyeleri arasındaki yakınlıkları deşifre edebilmek için ekibiyle birlikte sabaha kadar uyumamasının hakkı nasıl ödenir— İYİP bağlantılarını ısrarla görmezden gelirlerken… Attıkları birer tweet yüzünden Akşener ve Yavaş Çin Büyükelçiliği tarafından alenen tehdit edildiler ve… Çin Büyükelçisi “haddinizi bilin” demek için Dışişlerine çağrıldı. Ne iş? Çin’in çok daha büyük ayıplarına sesini çıkaramayan, aralarında Akşener ve Yavaş da olan yekûn muhaliflerine olmayacak şeyler söyleyip yapan Erdoğan ve ekibinin, aynı Akşener ve Yavaş’ın Çin tarafından dövülmesine itiraz etmeye, sanki bir devletmiş gibi davranmaya ihtiyaç duyması nereden çıktı?

İlaveten… Son dönemde her işte olduğu gibi bu işte de ilk gürültücü ve en gürültücü Bahçeli oldu. Bahçeli’nin yaptığı her gürültünün —ki gürültü dışında bir marifeti de hiç olmadı zatıâlilerinin— içinde bir yerlerde bir nağme arayanlar yine tesadüfen arka arkaya denk gelen iki notada bir ahenk bulmuş olabilirler. Ama mesele bu defa başka. Erdoğan Bahçeli’nin ofsayta düşmesini pek umursamıyor gibi görünüyor bir süredir. Öyle görünüyor ki bana, az sonra tabela kalkacak ve kendisini oyundan alacaklar diye telaşlanan bir Bahçeli var ve telaş içinde “golü ben atmalıyım ki oyunda kalayım” diye kendisini öne atıyor. Hakem pozisyonun sonlanmasını bekliyor ve sonra VAR’a gidiliyor. Bahçeli’nin ofsaytta olduğu tespit ediliyor, gol iptal ediliyor.

Gibi…

Kenarda sahiden de Bahçeli’nin tabelası hazırlanıyor mu, bilmem. Belki de hiç öyle bir hazırlık yok ama Bahçeli bir şeylerden işkilleniyor olabilir. Bu arada Bahçeli’nin yıllar önce yediği hurmalar da bir defa daha meydana dökülünce… İşler bir hayli renklendi itiraf edersiniz ki… Ama esas tuhafı Bahçeli’nin sıklıkla ofsayta düşüp durması değil, Erdoğan’ın “ofsayttasın, az bekle” dememesi. Bahçeli’nin ofsayta düşmesini umursamıyor, hatta bu durumdan memnun kalıyor gibi bir hali var.

Ve Muhalefet…

Futbol metaforuyla devam edecek olursak…

CHP topu ileri doğru ama markajdaki birilerine oynadı. İleri doğru oynaması bile hayranlık uyandırıcı, geçelim. Akşener saçma sapan bir hareketle kendi kalesine gol attı. Eğer telaş yapmazsa telafisi için süre var ama telaşlandığı da görülüyor. Diğerleri manasız yan paslarla pozisyonu yine heba ettiler.

Demokrasi Diye Bir Şey

Bahçeli, Süleyman —ki imzacılar ile CHP üyeleri arasındaki yakınlıkları deşifre edebilmek için ekibiyle birlikte sabaha kadar uyumamasının hakkı nasıl ödenir— iletişim şeysi, Ayasofya baş maydanozu ve dahi Tapu Kadastroculara kadar bilumum zevat, göğüslerini demokrasiye siper ettiklerini ilan etmek için fırsatı fırsat bildiler.

De…

Fitili ateşleyen Bahçeli’nin lügatinin aritmetik kitabı kadar sade olduğunu biliyoruz. Yani onun lügatinde demokrasi kelimesinin karşısında yazan ile herhangi bir rejim karşısında yazan arasında bir fark yok. Sadece bkz. Bahçeli’nin aklına o anda gelen neyse o rejim gibi bir şey yazıyor da olabilir. Mesele şu ki, Bahçeli’nin sırtında yumurta küfesi yok. Ama her biri birer devlet memuru olan diğer zevat için durum farklı. Dolayısıyla Bahçeli’nin yaktığı ateşe körükle gitmeden önce biraz düşünseler kendileri için iyi olurdu diyeceğim, bir gülme geliyor. Süleyman —ki imzacılar ile CHP üyeleri arasındaki yakınlıkları deşifre edebilmek için ekibiyle birlikte sabaha kadar uyumamasının hakkı nasıl ödenir— düşünecek mesela, iletişim şeysi düşünecek… Ne kadar müşkül.

Net bakiye olarak, zaten sayısız suç biriktirmiş olan zevat, bu hadisede, sonradan iptal edileceği bilinmeyen golü Bahçeli’nin bir başına sahiplenmemesi için ortaya atılınca, sayısız yeni suç işlediler. Bir takım emekli Amiralleri içeri atmak için suç imal edenler mesela… Tamam, bu işi ilk defa yapmıyorlar ama her yaptıklarında biraz daha batıyorlar. Şimdi yukarılardan gelen bir emirle mezkûr Amiral eskileri serbest bırakılsa bile, işlenmiş suç, işlenmiş suç olarak kalacak. Sabaha kadar uyumayıp kişisel bilgileri siyasi amaçla kullanmak üzere didik didik etme meselesi de bir başka… Şimdi kahramanlık gibi pazarlanabilir ama apaçık suç işte.

Bu da böyle bir şey olarak geldi, geçti.