Politik Olan

Baydığının farkındayım ama meselenin mühim olduğunu düşünüyorum.

Mühim. En azından iki sebeple.

Birincisi, dünya hakkında, olup biten şeyler hakkında bir hüküm verme, verilerden bilgi üretme pratiğiyle ilgili bir halden söz ediyorum. Bir akıl yürütme tarzından, bir kavrayıştan, bir kavram haritasından, bir… Artık adına ne derseniz. Bir tür bilgi fabrikası yani… Şuradan verileri —sözleri, görselleri vs— sokuyorsunuz, kafatasının içinde neler olup bittiğini göremiyorsunuz ve… Buradan bir yazı, bir söz filan halinde hükümler dökülüyor.

Esasında tabii, her fabrikada olduğu gibi, etraftaki bütün malzeme girmiyor fabrikaya, seçiliyor. Burada da öyle. Ama… Öte yandan, o seçilmiş malzeme başka türlü işlense, mesela buzdolabı değil de çamaşır makinesi de çıkabilir. İlla ki buzdolabı çıkıyor. Fabrikanın organizasyonu tayin ediyor neyin çıkacağını.

O fabrika hakkında konuşmanın mühim olduğunu düşünüyorum. Çünkü… İkincisi… Günümüzü ırgalayan sosyo-politik gerilimlerin, esasen, o fabrikalar yüzünden yükseldiği kanaatindeyim. O fabrika gerilimlerin bir tarafı. Trumpların Erdoğanların yanında olduğunu düşündüğümüz kesimler, esasında, o fabrikanın karşısındalar. Dolayısıyla, fabrika böyle tam gaz imalat yapıp durduğu sürece, Trump gitse, Erdoğan gitse, aynı gerilim durduğu sürece, aynı kesimler başka Trumplar, Erdoğanlar icat edecekler.

***

Ümit Kıvanç bu defa bizi, iki bölümlük bir yazıyla uyarıyor, şurada ve şurada.

Nesnelerin İnternetinin (Internet of Things, IoT) bizi bambaşka bir hayata taşıdığından söz ediyor Kıvanç. Doğru anlıyorsam, meselenin esasında son derece politik olduğunu düşünüyor ama öyle olduğunun idrak edilmesinin çok müşkül olduğunu varsayıyor. Bence haklı, mevzu dibine kadar politik ve fakat bence yanılıyor, mevzunun politik olduğunu inkâr eden yok.

Ve fakat…

Kıvanç’ın dünyası, özetlemeye çalışırsam, şöyle bir şey: Orada bir takım kötü özneler var —kendilerine kapitalistler diyelim. Burada biz varız —siz, ben, Avrupa’ya göçmeye çalışırken denizde boğulanlar, boğulmayanlar, Filistinliler, sırtlanlar, ağa düşürülmüş kadınlar, yani siz dâhil kimsenin, Kıvanç ve birkaç kişi hariç kimsenin umursamadığı çaresizler. O kötü özneler, kötülüklerini hayata geçirebilmek için planlar yapıyorlar ve mesela kapılara akıllı ziller takıyorlar. O akıllı zillerin ne manaya geldiğinin siz farkında değilsiniz ama fena niyetleri var onları üretip takanların.

Kıvanç’ın politik kavrayışı, benim anladığım kadarıyla böyle sadeleştirilmiş bir kavrayış. Kâr hırsıyla ve/veya bizim bilmeyebileceğimiz fena niyetlerle örgütlenmiş kötü öznelere karşı biz. Sözünü ettiğim fabrika böyle bir şey, böyle sade bir karşıtlık. Dolayısıyla bu fabrikaya hangi veri girerse girsin, evet, şu tezgâha uğrayıp deliniyor, buraya uğrayıp bükülüyor, şurada zımparalanıyor ve… Nereye bakarsak bakalım, ne görürsek görelim, planlı bir kötülükle karşı karşıya olduğumuz hükmü düşüyor bandın sonunda forkliftlere… Dolayısıyla, politik bilinç, bizlerin fena öznelere karşı örgütlenmemizi ve onların yapmaya niyetlendikleri her bir şeyi engellememizi gerektiriyor.

Mukabilinde, yani şeylerin şöyle yapılmaması gerektiği hususunda hemfikir olduğumuzda biz ne yapacağız? Hiçbir şey. Çünkü şimdiki hal iyi. Daha doğrusu şimdiki hal de kötü, düne kıyasla çok kötü de… Her ne yapsak mutlaka daha kötü olacak, hiç değilse mevcudu koruyalım.

Haksızlık etmeyeyim, kudreti Kıvançgillere versek, mutlaka daha iyi bir hale getireceklerdir dünyayı. Mesela akıllı telefonlar vasıtasıyla takip mi ediliyoruz, kaldırırlar akıllı telefonları. Otomobiller de çevreye çok zarar veriyorlar, otomobil kullanımını yasaklarlar. Genetiği değiştirilmiş organizmalar insanları zehirliyor, üretimini yasaklarlar. E aç kalırız! Ne yani o kadar zararlı besleneceğimize, acımızdan ölürüz, haysiyetli bir biçimde. Zaten nüfus fazla. Çok fazla. İnsan dünyanın kanseri. Kanserli dokuyu küçültmüş oluruz.

***

Dünya öyle —Kıvanç’ın varsaydığı gibi iyiler ve kötüler arasında bir maç gibi— işlemiyor. Dolayısıyla politik olan, iyiler ve kötüler arasındaki mücadele değil. Günümüzde politik olan, dünyayı Kıvanç’ın okuduğu gibi okuyanlar ile onlara “zırvalıyorsunuz ulan” diyenler arasındaki gerilimden zuhur ediyor.

Yani mesela adam Afganistan’dan kalkmış, yürüyerek İran’ı geçmiş, kaçak olarak Van’dan Türkiye’ye girmiş, kendisi gibi olanlarla, dünyanın orasından burasından gelenlerle birlikte, nasıl yapar da Yunanistan’a zıplar diye hesaplar yapıyor. Kıvanç onların trajedisini bize anlatıyor. Onları ne kadar sevdiğini, onların acısıyla nasıl acılandığını düşünüyorsunuz.

Seviyor mu Kıvanç onları?

Bir bakıma, mesela Erdoğan’ın onları sevdiğinden çok daha fazla seviyor. Erdoğan ise onları sevmiyor, kendi iktidarını sürdürebilmek için bir kozdan başka bir şey değiller Erdoğan için.

Ama…

Erdoğan onlara “ah siz de pek cahilsiniz, ne işiniz var buralarda, sizin buralara düşmenize sebep olan sistem utansın, ben o sistemi değiştireceğim ama siz de benim istediğim gibi davranacaksınız” demiyor. Kıvanç ise… Evet, onlar için üzülüyor, samimi olarak üzülüyor filan ama… Neticede ipler Kıvanç’ın elinde olsa, ya adam hiç doğmayacaktı, ya Afganistan’da kalacaktı. Maruz kaldığı zulme maruz kalmayacaktı ama hayalleri de olamayacaktı. Orada öyle… Kıvanç’ın göz zevkini bozma fırsatını asla bulamadan, yaşayıp gidecekti.

Benim kavrayışıma göre, böyle sevme olmaz. Yani sevme, böyle olmaz. Ama mesele benim kavrayışım değil. O Afganistan’dan kalkıp, hayallerinin peşinden sürüklenip gelmiş adamlar ve kadınlar hissediyorlar ki, eğer dünya Kıvançgillerin tapusuna geçerse, ancak hayallerini vestiyerde bırakıp girebilirler Kıvançgillerin dünyasına. Kıvançgillerin istediği gibi insanlar olarak. Mesela Tayfun Atay’ın okuduklarını ve yazdıklarını okuyup insan olmaya terfi ederek.

Ve…

Aha işte o milyarlarca insanın öncelikli politik programı, Kıvançgilleri püskürtmek. Dünyanın nasıl olması gerektiği hakkında ahkâm kesip duran insanları geriletmek. Onlar aslında Kıvançgillere, size, bana imreniyorlar. Bizim şartlarımıza ortak olmak istiyorlar ve hissediyorlar ki, eğer dünya Kıvançgillere kalırsa, onlara yer yok.

Ve sahiden de yok. Hislerinde yanılmıyorlar, haksız değiller yani. Kıvanç’tan daha sahih bir politik bilinçleri var.

***

Dönelim hikâyemize…

Bilgi güçtür, evet. İnsanlık tarihinde ilk defa olmak üzere, olağanüstü hacimde bilgi üretiliyor ve belirli ellerde toplanıyor, evet. Bu hal, insanlık tarihinde benzeri hiç görülmemiş bir risk teşkil ediyor, evet.

Ama…

Bir defa bu iş planlanmış bir iş değil. Google’ı yapan gençler, bildiğim kadarıyla, erken safhalarda ürünlerine birkaç milyon dolar veren olsa satıp geçeceklerdi. Kendilerine böyle bir güç ve dolayısıyla böyle bir zenginlik sağlayacak şeyi neden üç otuz paraya satacaklardı? Çünkü ellerindeki malın bilgi üretme kapasitesinden habersizdiler. Ne planı?

İlaveten, meselenin çözümü “ah Google olmasaydı” veya “Google olmasın, engelleyelim” filan değil. Çünkü benzersiz bir risk barındıran, benzersiz bir tehdidin zuhur etmesine sebep olan Google, aynı zamanda benzersiz faydalar da sağlıyor. Otomobil gibi mesela. Berbat bir teknoloji, evet. Çevreye görülmemiş ölçüde zarar veriyor, evet. Ulaşımı da zorlaştırıyor, evet. Ama bir yandan insanlara “istersem gidebilirim” duygusu, aksi halde üretilemeyecek bir özgürlük hissi sağlıyor. İlaveten de imalatı sürecinde hâlâ en çok istihdam sağlayan sektör o.

Filan.

Dünya öyle iyi özneler – kötü özneler diye bölünemeyeceği gibi, iyi nesneler – kötü nesneler diye de bölünemez.

Esas mesele şurada…

İnsanlık tarihi sayısız delil sağlıyor ki, güç böyle temerküz ettiğinde, bir biçimde parçalanır. Google yaptığı işi yaptığında, başkalarının da iştahı kabardı. Sonra başkalarının da… Benzersiz bir şeyle karşılaşmışız, geçiş safhasındayız, “olsa olsa” diye akıllar yürütülerek, manasız ekstrapolasyonlar yapılarak tehdit amplify ediliyor. Bu akıllar işleseydi, bugün dünya hâlâ Mısır’dan firavunların torunlarının torunları tarafından yönetiliyor/sömürülüyor olurdu. Öyle olmuyor işler. Mısır binlerce yıl hayatta kaldı. Roma birkaç bin yol. Osmanlı altı asır. Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk bir asır içinde Üzerinde Güneş Doğmayan Devletçik halini aldı.

Google veya Facebook veya Instagram birilerinin elinde muazzam verilerin birikmesini sağlayıp onları daha önce hiç kimsenin olmadığı kadar güçlendiriyor ama aynı zamanda kullanıcılarına da başka hiçbir biçimde sahip olamayacakları güçleri sağlıyor. Daha önce defalarca verdiğim misali tekrarlayacak olursam, kullandığınız hizmeti değerlendirme, notlama imkânına sahip oluyorsunuz ki, hayal bile edilemezdi. Zannedildiğinden de çok daha mühim bir güç.

Yani…

Geçiş safhasındayız ve bizim verilerimizi birilerinin bizi kontrol etmek için kullanma imkânları sınırlanacaktır. İnsanlık bunun yolunu bulur. Ta ki, devletler bu gücü ellerine geçirmesin. Yani? İş piyasaya kalırsa, piyasa durumu regüle eder. Ama “bu işler öyle piyasaya bırakılamaz, ben sizin adınıza şöyle akıllı çözümler üreteyim” dendi miydi… Yandı gülüm keten helva. Çünkü piyasa denen şey esasında biziz, bizden gayrı bir piyasa yok. Ama devlet başka bir şey.

***

Ve son olarak şu kontrol kavramına gelelim.

Kontrol denen şeyden nefret eden biriyim. Belki de alametifarikam o nefrettir. Ama babamdan daha çok, dedemden daha da çok kontrol altındayım. Her nesil bir öncekinden daha sıkı kontrol altında yaşıyor. Ama kontrol da rafine oluyor, hissedilmezleşiyor. Yani sıkılaşıyor ve fakat hafifliyor. Çünkü herkes kontrol ediyorken, herkes de kontrol ediliyor. Bu tür işler, bir defa daha, orada öyle muğlak bir takım özneler tarafından kalanların üstüne boca edilmiyor. Hepimiz işin ortağıyız. Kompleks bir sistem bu. Öyle iyi/kötü özneler/nesneler halinde sadeleştirilebilir bir şey değil.

Ve her nesil, kendisinin yarattığı yeni şartlara adapte oluyor. Bizim bugün razı geldiğimiz şartları dedelerimiz son derece rahatsız edici bulurlar, şaşırırlar, öfkelenirlerdi. Hadi Kıvanç’ın tabiriyle söyleyeyim, haysiyetsiz bulurlardı. Ama dedelerimizin yaşadığı şartları da biz rahatsız edici buluruz. O şartlarda hayatımızı sürdüremeyiz. Ve… İnsanlık haysiyetine de uygunsuz buluruz.

Zamanlar değişiyor. Zamanla insanlar değişiyor. Ve haysiyet kavramının muhtevası da değişiyor. Değişmeseydi fena olurdu. Değişemezse fena olur.