Twitter hesabım yok, twitterin nasıl işlediği hakkında bir fikrim de yok. Anladığım kadarıyla birisi, yaptıkları hırsızlıkların Mecliste araştırılmasına mani olan şeylerin zafer ifadesiyle verdikleri fotoğrafın üstüne “olm ben bunu hiç unutmadım, unutmayacağım” yazıp twitlemiş. Altına başkaları, unutmayacaklarını iddia ettikleri, AKP denen rezil çetenin marifetlerinden misaller sıralamış (https://twitter.com/travisandtyler/status/994240129429594114). İnsan olan herhangi birinin, yani bu topraklarda yaşayan
Alper Görmüş’e göre, siyasi kampanya konusunda Türkiye’deki en orijinal ve etkili fikirlerin sahibi Ateş İlyas Başsoy’muş (http://serbestiyet.com/yazarlar/alper-gormus/chpde-yurek-sogutan-fakat-iktidar-getirmeyen-soyleme-mecburi-veda-846387). Neden öyle? Hayatında bir tek siyasi kampanya yönetmiş, onu da zannettiğinden bambaşka sebeplerle kazanmış, ama bu bir tek kampanyada kendi varsayımlarının test edildiğine iman etmiş, bu imanla da bunu kitaplaştırmış biri Başsoy. Bu minvalde kuyuya bir taş attı,
Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ve HDP üzerinden söylemeye çalışıp pek de beceremediğim şeyleri doğru dürüst dile getirmek için lazım gelen edevat, Ali Topuz’un eski bir yazısında varmış (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ali-topuz/siyasetin-yargisallasmasi-bu-savasi-kim-istiyor-1070856/). O, benim dile getirmeye çalıştığım şeyi değil, onun ayna simetriğini vurgulamaya çalışmış ama bana lazım olan kavramlaştırmayı yapmış. “Yargı, iki ihtimalli, iki sonuçlu bir düzenek. Taraflardan biri ya kazanır
Yarına kadar bekleyemeyeceğim, bugün iki yazı olsun —bu hızla başkası gerekmezse… İnce, kendi akıbetini ağır ağır —pek de ağır ağır değil aslında, hızla— şekillendiriyor. Yani “kafasının nasıl çalıştığını” görüyoruz ve “bu kafanın” hangi denize döküleceğini tahmin etmek müşkül değil. İnce’nin kafasının nasıl çalıştığı, “gençlere 19 Mayıs’ta ve 29 Ekim’de 500’er lira vereceğiz” demesinden anlaşılıyor. Erdoğan’ın
Geçen gün Fenerbahçe-Beşiktaş maçı üzerinden yazdığımı, bu defa daha “ciddi” meseleler üzerinden tekrarlayayım. Erdoğan ve çetesi, sadece sosyal medya üzerinden ve/veya gazete görünümlü bültenler vasıtasıyla değil, kürsülerden, meydanlarda, HDP’yi terörist, HDP’ye yakın duranları ise teröre destek veren kişiler olarak itham ediyor. Bildiğim kadarıyla, terörle doğrudan bağlantılı olan, kendisine “terörist” denebilir olan siyasi partiler, “kapatılır”. Kapatılmıyorsa,
Küllüğe yapışmış inatçı bir izmaritten kurtulmak için ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Küllüğün kenarını çöp kovasının kenarına hafifçe vuruyorsunuz ve… İzmarit inadından vazgeçip layık olduğu yere doğru yola çıkıyor. Neden? Eylemsizlik (inertia) sebebiyle… Eylemsizliği bilmiyor olsanız da aynı şekilde davranıyorsunuz —en azından, eylemsizliği bilmediğiniz yaşlarda da öyle davranıyordunuz. Yani? Eylemsizliği bilmeden eylemsizlikten faydalanıyordunuz. Hayatımızın neredeyse tamamı,
Korku, korkutanın çok işine yarayan bir şey. Korkutabildiği sürece… Erdoğan, bilhassa 2011’den itibaren korkuyu, siyaset niyetine servis ettiği şeyin esas malzemesi olarak kullandı. Hem de iki yanlı olarak… Bir yandan muhaliflerini, hiçbir ölçüyü tanımadığını göstererek, eğer canını yakarlarsa başlarına her türlü işin gelebileceği hissini uyandırarak korkuttu. Öte yandan da, sergilediği ölçü tanımazlık sürecinde işlediği suçlara
İnce CHP adayı olarak sahne aldı. Muhtemelen izlemişsinizdir. Aklınızda ne kaldı? Benim aklımda kalan birinci şey, enerji. İleride yine dönmek üzere, bunu bir kenara yazalım. İşe negatif tarafından bakacak olursak, ortada bir hikâye yok. Bol bol semboller —rozet çıkarma, Hacıbayram, Birinci Meclis ve saire— var. Kendisine yönelik ithamlara —tecrübe eksikliği, yarış kazanamama ve saireye— şık
Fenerbahçe-Beşiktaş kupa yarıfinali yarıda kaldığında, henüz ortada fol yok yumurta yokken, yeğenime “bugünü yaz bir kenara” dedim, “dünya futbol tarihinde ilk defa böyle bir şey oluyor. Dünya futbol tarihine ilk defa bir maç, tabii olaylar ve saire sebebiyle değil de ‘hakem kararıyla’ tatil edildiği halde biz kimin hükmen mağlup olacağını tahmin edemiyoruz.” Açıkçası “AKP hukuku”
Şimdilerde hatırlanmıyor olabilir ama bir konfeksiyon markasının (yanlış hatırlamıyorsam İGS’nin) reklamlarıyla dolaşıma sürüldüğünde, “pantolon uyduramadık, gömlek verelim” klişesi, çok iş yapmıştı. Türkiye reklamcılık sektörünün popüler kültüre belki de ilk büyük hediyesi idi. Oradan ilhamla, CHP’ye Abdullah Gül’ü uyduramadık, Melih Gökçek verelim —olmaz mı? Hem Gül gibi “armut pişsin ağzıma düşsün” diye beklemez de, ekmeğini taştan