Geçen gün “Türkiye şan olacak bir ölüme gidiyor” derken, Reis filminin afişlerini görmemiştim. Afişin tepesinde “Bir kere ölür bir insan. Öleceksek adam gibi ölelim” ibaresi yer alıyor. Eh, evet, haysiyetsiz bir ölümden daha iyi adam gibi ölmek. Hatta haysiyetsiz bir hayattan da daha iyi olduğuna bütün kalbimle katılıyorum. Ama kendim için… Yani başkalarına “haysiyetsiz bir
Periyodik cetvelin en sağında yer alan elementlere, İngilizcede noble gases adı verilir (ilk olarak adlandırıldıkları Almancadaki edelgas teriminden ilhamla). Noble, yani soylu. Bu elementlerin dışında kalan elementlerin en dış kabuğunda, tabir caizse, delikler vardır. Diyelim sekiz elektronluk yer varsa, diğer elementlerde sekizden az elektron yer alır en dışta. Dolayısıyla, en dışarıda eğer az sayıda elektron
Uzun süredir, memlekette üç-beş aylık uzun vadeli (!) planlar yapılmaması gerektiğini söyleyip duruyorum. Bilhassa politikacılara… Mesela Mart’ta referandum olur mu, olursa ne netice çıkar, şöyle çıkması için ne yapmak lazım filan gibi konularda kafa yoranlara… Birkaç aydır, “memleketin üç ayı yok deyip duruyorsun ama, işte takvim de işliyor” mealinde itirazlarla karşılaşıyorum ve… Mana veremiyorum. Neden
New Scientist’in haberine göre Ada Lovelace, bilgiişlem âleminin öncü kraliçesi, 1843 yılında, makinelerin insanların yapamadıkları bir şeyi yapabileceklerini hayal etmenin manasız olduğunu söylemiş. Ama onun Londra’daki evinden birkaç kilometre uzakta geliştirilen bir bilgisayar programı, bir Go büyükustasını yenmiş. Vakayı ilginç kılan, programı kodlayanların herhangi birinin, yazdıkları kodun becerdiği işi hayal bile edebilecek durumda olmaması. Dahası,
Az önce parmağım hafifçe kesildi. Bir süre sonra kanama durdu, çünkü kan pıhtılaştı —bilirsiniz işte. Hayatiyetimi sürdürebilmem için kanımın akışkan olması gerekiyor ve her sağlıklı vücut gibi benim vücudum da kanımın akışkanlığını korumak için bir yığın iş yapıyor. Ama vücudumun bir yerlerinde bazı hain faaliyetler de yürütülüyor, kanımı pıhtılaştıracak bir takım kimyasallar imal edilip stoklanıyor.
Peşinen söyleyeyim, ölmüş bir adamın ardından güzellemeler okumak hevesindeyseniz, yanlış yerdesiniz. Castro, zulme karşı hayatını ortaya koymuş bir gençti herhalde. 23 yaşında mahkeme huzurunda “siz beni mahkûm edin, tarih beni haklı çıkaracaktır” diye kükrerken samimi olduğundan şüphe etmeme hiç sebep yok. Tarih, ne kadar güçlü görünseler de Firavunların, kendilerine karşı direnen Musalardan daha güçsüz olduğunu
Michael Flynn, 15 Temmuz günü bir salonda konuşurken, Erdoğan’ın Türkiye’de yıllardır yapageldiklerini bir darbe olarak tanımlamış, Obama yönetimini de bu İslamcı darbeye destek vermekle suçlamıştı. Sonra da askerlerin Türkiye’yi yeniden doğru ize sokuyor olduklarını söyledi. Salonda tezahüratlar yükselince de, “alkışlanmayı hak eden bir girişim” dedi. Aynı Flynn’ın, geçenlerde, “Müttefikimiz Türkiye krizde ve desteğimize ihtiyacı var”
Gözünüzün önünde büyüyen insanlara şahit olmuşsunuzdur. Yeni bir şey öğrendiklerinde “yeni bir şey öğrendik” demezler, öyle hissetmezler, “eksiği tamamladık” gibi bakarlar. Hepimiz o yollardan geçtik —ve geçiyoruz. Netice itibariyle, bildiğimizle eylemekten gayrı şansımız yok. Bilmediğimiz şeyleri bilmiyoruz, n’apalım! Ama olgun bir insanı, o gençliğin hamlığından ayıran bir şey var yine de… Olgun bir insan, bildiklerinin,
Oh be, memleketin vasatına yakınsadım. Gece TRT Türkü’de programın biri, Söğüdün yaprağı narindir narin türküsüyle bitti. Hani şu nakaratı “rastık kaşında / on dört yaşında / aklı başında” olan türkü. Kendimi “ulan subliminal mesaj mı veriyor bunlar” diye düşünürken yakaladım. Dün dedim, tekrarlayayım: On dört yaşında cinselliğinin —ve dolayısıyla da erkekler üzerindeki gücünün— farkına yeni
“Ben bir çobanım” diyen zat, zannettiğinizin aksine, ahaliyi istediği gibi güdebildiği için söylemiyor bunu, güdemediğinden söylüyor. “Ulan,” demek istiyor, “koyunluğunuzu bilin, koyduğum yerde otlayın, siz böyle kafanıza göre takıldıkça hakkından gelemiyorum ben bu işin.” Böyle olacağı belliydi. İşaretler, Erdoğan külliyesine çıktığında belirmeye başlamıştı —o işaretler üzerine bir şeyler de yazmıştım bu ortamda. Oraya kadar koro,