“Çok şey olacak” deyip duruyordum. Oluyor da… Ama bu, tahmin edebileceğim türden bir şey değil. Haberi aldığımda şoka uğradım. Rusya Büyükelçisinin Ankara’nın göbeğinde vurulmasından söz ediyorum. Üzerinde emniyetle konuşulabilir sadece iki husus olduğunu zannediyorum mevzu hakkında. Birincisi, Rusya’ya yine borçlandık. Düşürülen Rus uçağının ardından söylediklerimi, az çok benzer terimlerle tekrarlayabilirim. Türkiye ile Rusya’nın bölgedeki menfaatleri
15 Eylül 2009’da Akşam’da, Sel Üstü Az Siyaset başlığıyla şunları yazmışım: Kadir bey mahzun olmuş. Diğer partilerden geçmiş olsun dilekleri ve destek beklerken, sel üzerinden siyaset yaptılar diye… Hiç yakıştı mı siyasetçilere siyaset yapmak? Kadir beyin serzenişlerini, gördüğüm kadarıyla, yadırgayan olmadı. Galip ihtimal, yadırgadığım için ben yadırganacağım. Bu yadırgama/yadırgamama halleri de zihin haritamızın uydu fotoğrafıdır
Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesini bilir misiniz? Eski bir Çin hikâyesinden esinlenerek yazdığı oyunla bir yığın şey söyler Brecht. Ama ana hikâyenin oyuna isim olan tebeşir dairesinde kararlaştırılan emek-mülkiyet ilişkisi olduğunu söylemek herhalde abartı olmaz. Şöyle olur: Bir çocuğa bakan, onu büyüten Grusha, çocuğun biyolojik annesinin çocuk üzerinde hak iddia etmesi üzerine, bölgenin biraz çılgın yargıcı
Dün eksik bıraktıklarımı tamamlayayım… Sanayi devrimini biz yapmadık. Biz kim? Sanayi devrimini yapmamış olanlar. Yani bütün Ortadoğulular, Uzakdoğulular, Latin Amerikalılar, Afrikalılar ve saire… Yani dünyanın fena halde eşitsiz olduğundan şikâyet eden kim varsa hepimiz. Ve hepimiz, 18. Yüzyıldaki dedelerimizin hayal bile edemeyeceği kadar zenginiz. Her birimiz sahip olduğu zenginliği, bütünüyle sanayi devrimine borçlu. Eğer 18.
Halep’te, görünen o ki, büyük bir trajedi yaşanıyor. Üstelik —insan dahasını düşünmek istemese de— en büyük acılar henüz yaşanmadı. Halep’te yaşananlar, birçok zihinde, 21 yıl önce Srebrenitsa’da yaşananları akla getirdi (mesela http://www.undispatch.com/aleppo-will-synonymous-srebrenica/). Srebrenitsa’da BM güçlerinin şehirdeki Boşnakların silahlarını “sizi biz koruyacağız” diye toplamış olduklarını, sonra da Sırplar şehre girerken onlarla birlikte kadeh tokuşturup, hediyeleşip çekip
ODTÜ’de okurken, pasif bir lise öğrencisi gibi değil de, bir şeyleri araştırmak zorunda kalan biri gibi davranmak durumuna gelmek için, üçüncü sınıfa kadar beklemek zorunda kalmıştım. Nihayet, sınıftaki her öğrenciye, kütüphaneye gidip araştıracakları ve bir rapor hazırlayacakları bir konu verildi. Hisseme merit rating diye bir şey düştü. Ne merit kelimesi ne anlama geliyor, ne de
Türklerin şanlı tarihi, vizyona yenilerde giren bir film değil. Aslını ararsanız, şanlı tarihimizin hangi safhasında şanlı tarihimizi birbirimize anlatıp duran bir toplum halini aldığımızı bilmiyorum. Çok daha öncesi var besbelli de, kendimi bildim bileli böyle. Dahası, başka toplumlarda halin nice olduğunu, oralarda tarihin politik amaçlarla ne zaman bordroya geçirildiğini de bilmiyorum. *** İki meseleyi birbirinden
Bu dünyadan Bismarck diye biri geçti. Dağınık bir prenslikler konfederasyonundan ibaret olan Almanya’yı dünya sahnesinin güçlü aktörlerinden biri haline getiren adamdı. Alman İmparatorluğunu kuran adam olduğu emniyetle söylenebilir. O imparatorluğun ilk Şansölyesi oldu. Neresinden baksanız, Erdoğan’ın imreneceği bir kariyeri oldu. Mesela koltuğa ilk oturduğunda, kendisinin temsil ettiği her şeye kategorik olarak karşı olan liberallerle işbirliği
Ahmet İnsel Cumhuriyet’te (http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/640793/Post-gercekle__nereye_kadar_.html) yaşadığımız günlerin öz bir dökümünü yapmış. Sonra da şöyle bağlamış: “Post-gerçek kavramının yalandan farkı, yalan ortaya çıkınca, bundan utanılmaması ne de yalan söyleyenin zarar görmesi. Çünkü somut olguların önemini yitirdiği, duygu ve kişisel inançların gerçeğe ikame olduğu koşullarda post-gerçeklik çalışıyor.” (İmla ve ifade aynen korunmuştur.) Yazıda sözü geçen post-gerçeklikle ilgili olarak,
On gün kadar oldu herhalde, Atatürk Havalimanında uçak saati gelsin diye beklerken, sigara içmek için kafese çıktım. Her zamanki gibi kalabalıktı ve her zamanki kalabalığa benzer bir kalabalıktı. Bir yanda yaka bağır açık, boyunlarında altın zincirler olan tuhaf mahlûkat, başkalarını omuzlayarak başına çöreklendikleri besbelli olan bir sehpanın başında ihale dedikodularına devam ediyorlar, bir taraftan da