Rektörlerin seçimle gelmesi kararı çıktığında, Üniversitede bir Profesör arkadaşımla aynı odayı paylaşıyorduk. Demokrasi adına, yeni düzenlemeden çok memnun kalmıştı. O günlerde sıklıkla dile getirilen mottoyla, “köylü bile muhtarını seçiyor, Profesörler neden Rektörlerini seçmesin” dedi. Ben rahatsızdım. Düzenlemeye karşıydım. Ama bu akıl yürütmeye ayrıca karşıydım. “Bu mantıkla,” dedim, “mesela Vakıflar Bankasının genel müdürünü de banka çalışanlarının
Guareschi, Don Camillo ciltlerinin birinin önsözünde, yazmayı tasarladığı bir hikâyeden söz etmişti. Peppone bir mitingde konuşurken, Don Camillo kiraladığı bir ilaçlama uçağından miting meydanına propaganda broşürleri atıyor, sinirlenen Peppone tüfeğini uçağa doğrultup ateş etmeye niyetleniyordu. Guareschi, kendi ifadesine göre, “bu kadarı da fazla” demiş, hikâyeyi yazmaktan caymıştı. Ama bir süre sonra benzer bir olay vuku
Marine Le Pen, “Trump’ın zaferi —birçok Avrupalı liderin gördüğünün aksine— dünyanın sonu değil” demiş, “bir dünyanın sonu.” Müthiş bir özet. *** Belki şaşıracaksınız, belki beni ayıplayacaksınız ama Amerika’da neler olup bitiyor olduğu, genellikle pek umurumda olmaz. Hele ki Amerikan politikası denen tiyatroda… Yine de bazı şeylerden haberim oluyor. Mesela Amerikan seçim sisteminin çok kötü bir
Geçen gün biri, “malum, Amerika’da bir teknoloji şirketleri, bir silah endüstrisi seçimi kazanır” diye söze başladı. Gülerek sözünü kestim, “öyleyse bu defa Amerikalılar açısından sıkıntı yok, çünkü Üçüncü Dünya Savaşında —yani içinde yaşadığımız savaşta— teknoloji daha önce olmadığı kadar silah, silahlar da daha önce hiç olmadığı kadar teknolojik olacak” dedim. Amerikan televizyonları, Trump’ın zaferini tarihi
Siyasilere danışmanlık yapmaya çalıştığım dönemlerde sıklıkla müracaat ettiğim bir vaka (case) var, Kürşat Bumin idam tartışmaları hakkında yazarken hatırlatmış (http://www.diken.com.tr/milli-iradenin-idam-cezasiyla-imtihani/): Mitterand 1981’de seçim arifesinde, kazanırsa idam cezasını kaldıracağını ilan etmişti. Meselenin can alıcı noktası şu: Fransızların yüzde altmışı idam cezasının kaldırılmasına karşıydı ve fakat Mitterand kazandı. İlk turda % 25,9 ile (% 28,3 oy alan
Geçen gün Eskişehir’de CHP’ye yakın birileri, benim de bulunduğum ortamda yakınıyorlardı. AKP’nin mesela Cemaat’in palazlanmasında yalan söylediği aşikârdı ama ahali yok mu ahali, yine de AKP’ye inanıyordu. Yargıdan basına her konuda AKP’nin hukuku hiçe saydığı görülüyordu ama ahali yok mu ahali, görmezden geliyordu. Filan. Onlara iki misal verdim, sizinle de paylaşayım. Birkaç gün önce sosyal
Altmışımda beni yirmilerime döndürdünüz, yirmilerimde yazdığım gibi yazmak geliyor içimden. Çok acı çekiyorsunuz besbelli. Çok acı çekiyorsunuz. Sıradan insan donanımına sahip olmadan dünyaya insan suretinde salıverilmiş olmak —yüzünüzden, sesinizden, dilinizden besbelli— çok acı verici. Ancak bir balığınki kadar akılla, bir kedininki kadar vicdanla ve ancak bir köpeğe yakışabilecek sadakat duygusundan gayrı hiçbir şeye sahip olmadan
Dün bağlantısını verdiğim, bazı balık türlerinin sürüler halinde yaşama davranışlarını açıklayan Wikipedia maddesinde bir ayrıntı var: Görünümü diğerlerinden farklı olan balığın avcılara av olma ihtimalinin sürüdeki diğer balıklara kıyasla daha yüksek olduğu iddia ediliyor. Balık sürüleri, bu yüzden, homojen bir karakter sergilermiş. Kosinski’nin Boyalı Kuş romanının trajik girişinden bildiğimiz kadarıyla ise, diğerlerinden farklı görünen, avcıların
Rivayet o ki, Erich von Holst bir golyan balığının ön beynini almış. Ön beyin, golyan balıklarında, sürü halinde davranmayı sağlayan ne varsa hepsini ihtiva edermiş. Ön beyni alınan golyan balığı tekrar suya salındığında, herhangi bir anormallik sergilemeden beslenmesini ve yüzmesini sürdürmüş. Davranışlarındaki biricik fark, sürüden ayrıldığında diğer balıkların kendisini takip edip etmemesini umursamamasıymış. Ve rivayet
“Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir” demiş İzzetbegoviç. Nasıl bir bağlam içinde demiş, bilmiyorum. Hayatının hiç değilse bir döneminde savaş ve düşman kelimelerinin nelere karşılık geldiği aşikârdı. Bu lafı o dönemde mi etmişti, onu bile bilmiyorum. Şimdi, Türkiye’nin Güneydoğusunda yaşayanların büyük bölümü için savaş denince neyin, düşman denince kimin akla geldiğini tahmin etmek müşkül değil.