Politik Olan

Baydığının farkındayım ama meselenin mühim olduğunu düşünüyorum. Mühim. En azından iki sebeple. Birincisi, dünya hakkında, olup biten şeyler hakkında bir hüküm verme, verilerden bilgi üretme pratiğiyle ilgili bir halden söz ediyorum. Bir akıl yürütme tarzından, bir kavrayıştan, bir kavram haritasından, bir… Artık adına ne derseniz. Bir tür bilgi fabrikası yani… Şuradan verileri —sözleri, görselleri vs—

Kitap

Tayfun Atay, Maltepe Kitap Fuarında yaşadıklarından neticeler çıkarmış. Çıkardığı neticeleri siz okuyun derim ama ben, affınıza sığınarak, özetleyeceğim. Dünyada sözlü kültür varmış. Bazı toplumlar yazılı kültüre geçmişler. Biz ise yazılı kültür safhasını atlayarak, doğrudan görsel kültür safhasına zıplamışız. Abdülhamid hakkındaki manasız ve gerçek dışı bilgilerin yaygınlığı da dâhil bugün bizi ırgalayan ne varsa, o yazılı

Emniyette Hissetmek

Caner, Zizek’in Hiçten Az kitabından şöyle bir pasaj paylaşmış. “Yeni bir döneme giriyoruz ve kolektif bir aklın parçaları olacağız,” diyorlar. Diğer yanda da kültürel kötümserler, “İnsanlığın sonu bu,” diyenler var. İkisi de değil. Kimse bilmiyor ne olduğunu. Eylemekten çok düşünmeye ihtiyacımız var. Mesela, ekoloji meselesi. Çok pratiğiz. Şu manada: vergi ödeyen siz kirleticiler şunu şunu

Kaygı Endüstrisi

Dün, hayal edilen şeye güç yetirememek ile öfke –ve dolayısıyla mutsuzluk– arasında bir korelasyon kurdum. Ama güç yetirememek ile mutsuzluğu daha kestirmeden birbirine bağlayan, çağın ruh durumuna da daha çok uyan bir başka aracı duygu var: Kaygı. Öfke, bir bakıma, kaygıdan daha sağlıklı bir duygu. İşin biyokimyasını bilmiyorum ama öfke anında, tehditle baş etmeye yetmeyecek

Kudret, Akıl ve Mutluluk

Geçen gün American Factory hakkında yazarken, belgeselde mutsuzluğu da görünen biricik Çinlinin fabrikanın da sahibi olan milyarder Çinli olduğuna işaret etmiştim. Üniversitede okurken fark etmiştim ki, orta sınıf veya üstü ailelerden gelen akranlarım daha öfkeli, daha tahammülsüz, daha mutsuzdu. Orta sınıfın altından gelenler ise daha neşeli, daha kolay tatmin olan insanlardı. Daha çok şeyi olanlar

Kaftancıoğlu ve Susamam

Kaftancıoğlu İstanbul İl Başkanı seçildiğinde, bu işi “CHP’ye karşı bir komplo” olarak gören CHP’liler vardı. Öyle birkaç kişiden değil, partinin ta tepesinde yer alanlar da dâhil çok sayıda partiliden söz ediyorum. 31 Mart öncesinde, Mart-Haziran arasında ve 23 Haziran sonrasında Kaftancıoğlu’nun –parlamasını değil– parlatılmasını “CHP’ye karşı bir komplo” olarak gören CHP’liler vardı. Sorabilseniz, pekâlâ, “aslında

American Factory

American Factory, Netflix tarafından dağıtılan bir belgesel. Filmi konuşulur kılan, konusu dışında da çok husus var —Obamaların yapım şirketinin ilk ürünü olması, Oscar adaylığı filan gibi. Eh, filmin konusu hakkında da söylenecek çok şey olduğu anlaşılıyor, güzel misallerden biri şurada, öteki burada (her ikisi de İngilizce). Filmin konusu? 2008’de Dayton’daki GM fabrikası kapanır. Otomobil camı

Popülizm Neymiş?

John Patrick Learly, yazısının Gazete Duvar’daki çevirisine göre diyor ki, “Popülizm ‘yaptığınız’ bir şeydir, ‘olduğunuz’ bir şey değildir ve aslında merkezde bulunan ve aklı başında siyasiler bunu yaparlar. Asıl soru, bir adayın veya düşünürün popülist olup olmadığı değil, yapılan popülizminin sonuçlarının ne olduğudur. Kimin ‘halk’ anlayışını güçlendirmek istiyorsunuz? Ve kimin ‘seçkinler’ diye nitelendirdiği grubu baskı

Referans

Dünden devam edeyim. Ama önce… Daha önce defalarca ve muhtelif vesilelerle ifade ettim ama pozisyonumu bir de şöyle sabitlemekte fayda var: Şu meşum kapitalizm şeytanı doğru dürüst tarif edilirse, taşlamaya herkesten önce koşacağıma söz veriyorum. Ve fakat… İnsanların yanmaz kefen, pusulalı seccade, Atatürk kitapları, yaşam koçlukları filan gibi şeyler için para ödemelerine mani olunacaksa ve/veya

Nadide Akıllar

Tayfun Atay, Marks’ın desteğini de arkasına alarak, insanın birincil doğası ile ikincil doğasının arasındaki gerilimden söz ediyor. Marks’ın desteği şart, aksi halde içinde debelendiğimiz kavram kargaşası akla tuhaf sorular düşürebilir. Benim aklıma düşüyor mesela, Marks’ı yanılmaz bir yol gösterici olarak göremediğimden olabilir. Bu arada Ümit Kıvanç’ın bitmeyen, sanki bitmeyecekmiş gibi görünen tefrikasını da hatırlatmam gerekiyor