Başakşehir’e bakarken, ne olmuş olduğuna odaklanılabilir. İstanbul’un orasına burasına serpiştirilmiş olan, kendilerine sorarsanız İslami hassasiyetleri yüksek insanlar bir araya gelmişler. Kendilerini iyi hissettikleri bir getto kurmuşlar. Hayatlarını ve çocuklarını zararlı gördükleri şeylerden sakınarak, yaşayıp gidiyorlar. Başakşehir’e bakarken ne olmuş olduğundan ziyade, ne oluyor olduğuna da odaklanılabilir. Kendilerini andırmayan insanlarla temasları azaldığında bu insanlara ne olur?
İrfan Özet’in Fatih Başakşehir’inde de görülüyor, Fatih’i Romanlardan arındırmak amacıyla gerçekleştirilen Sulukule’yi nezihleştirme projesi, Romanların kendilerine verilen uzaklardaki evleri satıp Fatih’e dönmeleriyle neticelendi. Ama artık Sulukule yoktu, nerdeyse bütün Fatih’e yayıldılar. Sulukule’de yaratılan rantı yiyenler yedi, Sulukule’nin manzarasından rahatsız olup göz zevki sebebiyle projeyi destekleyen Fatihliler Romanlarla kucak kucağa yaşama durumunda kaldı. Netflix belgeseli The
ABD’de Trump, Britanya’da Johnson. Dünya nereye gidiyor? Hep birlikte nereye gidiyoruz? Yeni bir Hitler-Mussolini dönemi mi? Korkmalı mıyız? Endişelenmeli miyiz? Telaşlanmalı mıyız? Kendi hesabıma Trump’ı değil, Trump’a oy verip Beyaz Saray’a taşıyanları önemsiyor olduğumu biliyorsunuz. Johnson vakasında benzer bir durum da yok —onu Britanyalılar değil, çoğu benden bile yaşlı Muhafazakâr Parti delegeleri seçti, musallat etti
Bu yazıyı okuyor olduğunuza göre, tahminim odur ki, orta sınıf denen insan türüne mensupsunuz. Sizin muadiliniz bir ferdin veya ailenin 1950’lerdeki tüketim kompozisyonunu bilebilseydik, mesela aylık harcamalarının ne kadarı gıdaya, ne kadarı giyime, ne kadarı eğitime, ne kadarı ulaşıma, ne kadarı iletişime gidiyordu? Sonra sizin muadiliniz bir ferdin veya ailenin 1980’lerdeki tüketim kompozisyonunu bilebilseydik. Şimdikini
JP Morgan’dan öğreniyoruz ki doların ayrıcalığı aşırıya kaçmış, böyle sürmeyecekmiş. Doların rezerv para statüsü bitebilirmiş —daha önce benzer statüye sahip paraların başına gelenler doların da başına gelebilirmiş yani. Filan. Yeni laflar değilse de mühim laflar. Ama işaret etmek istediğim husus başka. Analizden öğreniyoruz ki, 2015-30 arasında dünyadaki tüketim 30 trilyon dolar kadar büyüyecekmiş. Bunun sadece
İstanbul’u Pontus üzerinden Yunanlara vermiştik ya, mukabilinde Britanya’yı almış olduk —“biz” kimsek. Gerçi Londra’yı daha önce Pakistanlılar almıştı Britanyalılardan ve hâlâ onların elinde. Dolayısıyla “Londra hariç Britanya” demek daha doğru. Böyle çalışmıyor mu bu akıl? Ne kötü! *** Bir vakittir memleketin akıbeti hakkındaki hayallerimi Ermenilere ve Rumlara endekslemiş haldeyim. Ermeniler kripto-Ermenilere “ulan Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak için
AlphaGo-Sedol maç serisinin birinde, meşhur bir 37. hamle var. Go’dan anlamadığım için oyunun gidişatını neden değiştirdiğini de anlamış değilim ama anladığını zannetmemiz istenen hemen herkes mutabık ki, AlphaGo’nun yaptığı bu hamle (a) beklenmedik, (b) sonuç alıcı bir hamleydi. Madem o kadar sonuç alıcıydı, yapıldığı anda maçı AlphaGo lehine döndürülemez hale getirmişti, nasıl olup da o
Damasio’nun Descartes’in Yanılgısı’ndaki en çıplak misallerden biriydi yanlış hatırlamıyorsam, eğer endokrin sistemimiz olmasaydı, karşıdan karşıya geçmek için kaldırımdan caddeye adım atıp atmayacağımıza bile karar veremezdik. Şöyle anlıyorum: Belki de uzaktaki otomobilin hızını, aradaki mesafeyi filan uygun bir hassasiyetle hesap edebilirdi sinir sistemimiz ama adım atmak veya atmamak için fazlası lazım. Otomobilin bize çarpmasını umursamamız lazım,
Go diye bir oyunun mevcudiyetini ve kurallarını, küçükken, Bilim ve Teknik dergisinden öğrenmiştim. Hemen bir tahta çizmiş, pullar kesmiş, birilerine bildiklerimi aktarmış, oynamaya çalışmıştım. Kuralları bilmek ile oynamayı bilmek arasındaki farkı, zannımca, ilk defa Go sayesinde hissettim. Benzer bir duyguyu, mesela satranç öğrendiğimde ve oynadığımda hissetmemiştim. Elbette satrancı da doğru dürüst oynayabiliyor değildim ama oynamayı
Yıldıray Oğur, sarışın İsveçli IŞİD’çilerin hikâyeleriyle süslediği yazısında, doğru anladıysam, dünyanın çok kozmopolitleşmesi, küreselleşmesi sürecinde Türkiye toplumunun direndiğini ima ediyor. Bence yanılıyor. Direnen toplum değil, devlet. Zaten saf (katıksız), monoton, yabancısız bir toplum fikri bir devlet projesi olarak duhul etmişti bu topraklara. 1. Türkiye’de yabancı görünce tüyleri diken diken olanlar yok, demiyorum. Çoklar. Her türlü