Soli Özel T24’te kentli başkaldırının geri döndüğüne işaret etmiş. “Evet, berbat bir dünyada, berbat bir dünyanın berbat bir döneminde yaşıyoruz ama yine de ümitsiz olmayalım” havasındaki yazıdan şu tespitleri alıntılayalım: “Bugün Şili’den Cezayir’e, Hong Kong’tan Lübnan’a, Sudan’dan Katalonya’ya bir isyan dalgası ortalığı kasıp kavuruyor. 2006-2014 arasında yaşadığımız, dünya ekonomik krizinden sonra yoğunlaşan ve aralarında Gezi’yi
Türkiye’nin Cumhurbaşkanının başkanlığındaki heyet, Ankara’da ABD Başkan Yardımcısının başkanlığındaki heyetle müzakerelerde bulunup bir mutabakata varıyor. Müzakere edilen mevzu Suriye’de geçiyor. Mevzuun tarafları TSK ve onun desteklediği Suriye Milli Ordusu denen tuhaf oluşum ile Suriye Kürtleri. Bütün bu olup biteni normal karşılıyorsanız, “kim kazandı, kim kaybetti” veya “kim daha az kaybetti” diye düşünmeye geçiyorsanız, “bundan sonra
Başlamadan belirtmem gerekiyor ki, silahların susması, eğer susamıyorlarsa hiç değilse silah seslerinin seyrelmesi, benim açımdan sevindirici. Kimin kazanıp kimin kaybettiği sonraki mevzu. Silahların susması, elbette, insanların ölmeleri ihtimalini azalttığı için önemli. Ancak bu defa da ölüme –veya tersinden hayata– lüzumundan çok mana yüklemiş olmak istemem. İnsanlar yaşar ve ölür. Mesele şu ki silahların susması, insanların
Büyük resim görücüler demişti, ABD’nin istediği olur. Eh elinde dünyanın dört bir yanında meşum operasyonları müthiş bir performansla planlayıp gerçekleştiren bir CIA varsa, dünyanın her ülkesinin başına istediğini getirip yerleştirebiliyorsan, bugünleri ta kırk yıl önceden planlamışsan, şimdi de yüz yıl sonrasını planlıyorsan… Kim tutar seni, öyle değil mi! Öyle bir ABD, öyle bir CIA yok.
Mümkünse önce şuraya bir bakın, sonra orada bırakıldığı yerden devam edelim. Evet, ortada üç lider var, üçünün profili birbirinden çok farklı. Trump’ın twitter hesabı, bildiğiniz gibi, ta başından beri ishaldi. Erişilmez dehasından âlemi faydalandırmak için kendini paralıyor adamcağız. Bizimkinin twitter’la filan pek işi yok gibi görünüyor –daha gelenekçi. Karşısında kameralar, hemen dibinde el pençe birileri
Yabancı televizyonlara konuşan Kürt yetkililer, ABD’nin “çekiliyoruz” kararının ardından, “zaten dağlardan gayrı dostumuz hiç olmadı” mealinde, güya mağrur bir edayla sızlanmışlar. Sızlanmalarına mağrur halleri giydirmeye çalışmaları hoş olmasa da, sızlanmakta haksız sayılmazlar galiba. Kürt’ün Kürt’ten başka dostu yok –Kürt’ün dost olduğu da şüpheli. Türk’ün Azerbaycan kürsüsünden dayılanmalarında ise mağrur görünme hassasiyeti bile yok. Her zamanki
Dünya, fıtratı icabı, öngörülebilir bir yer değildi. Ancak içinde yaşadığımız dönemde tecrübe ediyor olduğumuz öngörülemezlik hali, dünyanın genetik kodundan kaynaklanan öngörülemezlikten bir hayli farklı. Öyle zannediyorum ve uzun süredir de o ekstra öngörülemezliğe işaret edip duruyorum. Bundan kırk yıl öncesinin şartlarında Türkiye Suriye topraklarında bir operasyon yapsaydı, o operasyonun nasıl gelişeceği ve neticeleri hakkında da
Suriye’de yaşananlar ile alakalı olarak konuşacak çok şey var. Ama yaşananlar kadar yaşananlara gösterilen tepkiler de öğretici. Sosyal medyada mesela, “Kıbrıs’a böyle girmiştik, bir daha da çıkartamadılar” türünden böbürlenmeler var. Çıkartabildiler mi? Çıkartamadılar. Adam haklı. E peki ne oldu? Kıbrıs’ta demografiyi değiştirdik. Türkiye’den gönderilmiş ve Türkiye’ye muhtaç bir nüfus yarattık. Şimdi de burada birileri bu
Önce pozisyonumu netleştireyim. Savaşa, savaşın her türlüsüne prensip olarak muhalifim. Gerçeklik yokuşunu tırmanmak zorunda kaldıklarında prensiplerin su kaynatabileceğini bilecek kadar yaşadım. O bilgiyle baktığımda da fikrim değişmiyor, sınırın güneyinde sahnelenen tiyatroya karşıyım. Dekor ve kostümler sakil, oyunculuklar berbat, senaryo aksak… Bu ön bilginin üzerine, olup biten şeylere, sanki bizi ilgilendirmeyecek kadar uzakta, sanki Peru ve
Fırat’ın doğusunda bir süredir cari olan statüko ortadan kalktı. Tabii olarak hepimiz yeni şartların ne manaya geldiğini merak ediyoruz. Lakin bu hususta hükme varmak için erken olduğunu düşünüyorum. Aslında iki gündür yazdığım mevzuları sürdürecektim ama Murat Sevinç mani oldu. Sevinç’in yazısı Kürt sorununa dair daha önceki bir yazının devamı niteliğinde kaleme alınmış olduğu halde, neredeyse,