Avrupa hakkında beni uzun süre idare edecek kanaatlerim daha yetmişlerin sonunda netleşmişti. Gidip gördüğüm yoktu ama “dünyanın merkezi batıya doğru seyahat etme itiyadında” filan gibi sloganların cilt kapağının içinde muhtelif aktüel malumat bir araya getirildiğinde, Avrupa’yı ciddiye almamak, Avrupa hakkında mesai harcamamak için kâfi sebep hâsıl oluyordu. O muhtelif aktüel malumat hususunda da hiç kıtlık
Anlattığı fıkrayı açıklamak zorunda kalan biri gibi görüneceğim ama… Dün dile getirmeye çalıştığım şeyin özü şu: İdeoloji, felsefe, anlayış filan hepsi mühim olabilir ama bir yere kadar. Fenerbahçe’nin —veya başka herhangi bir takımın— performansının, kahvehane köşelerinde ve/veya televizyon ekranları karşısında konuşulup duran sistem, Fenerbahçe kimliği gibi hususlarla münasebeti neredeyse sıfır. Gerçeklik, sırasını beklemeden sağanak halinde
Diyelim mahallenin delikanlıları olarak her hafta toplanıp, halı sahada futbol oynuyorsunuz. İyi de oynuyorsunuz. Herkesin takımında görmek istediği birkaç kişiden birisiniz. Maç sırasında işler yolunda gitmeyince, sahip olduğunuz manevi otoriteye yaslanarak, sağa sola direktifler yolluyorsunuz —“o kadar geri yaslanma, sen de yanındakine pas ver” filan türünden. Kendinizi futbol âlimi olarak görmek için lazım şartların hepsi
Önceki gün dedim ki, “Erdoğan’a inanıyorlar, dediklerine değil”. Aynı şey değil mi? Değil. Dediklerine inanıyor olsalar, o aynı lafları başkaları dediğinde de inanmaları lazım gelirdi. Dediklerine inansalar, neredeyse aynı gün içinde yüz seksen derece döndüğünde, Erdoğan’ın peşinden ayrılmış olurlardı. Hepimiz —siz, ben, Erdoğan, Erdoğan’dan nefret edenler, Erdoğan’a bayılanlar— biliyoruz ki, defalarca test ettik ki, hal
Alper Görmüş, Serbestiyet’teki yazısına “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (ya da aynı manaya gelmek üzere iktidarın) şapka çıkartılacak, sihir gibi bir ustalığı var: Kendisinin inanmadığına dahi destekçilerini inandırabilmek…” diyerek başlamış. Sihir yok. Ustalık da yok. Çünkü… Destekçilerde inanma denebilecek bir hal, dolayısıyla da Erdoğan’da inandırma denebilecek bir marifet yok. Bu hususta ısrar ediyorum, edeceğim. Çünkü (a) şu alıntıladığım
The Economist, iki hafta önceki sayısının kapağına Yeni Binyılın Sosyalizmini (The Rise of Millenial Socialism) taşımıştı. Ortalığın ne kadar karışık olduğunu görmeye çok yardımcı olacak bir yığın veri var dosyada. Zaten bilip durduğumuz şeyler hemen hepsi. Bir tanesi de, Avrupa ve ABD solunun merkeze doğru kayıp üçüncü yol paketiyle piyasaya sürülmesini müteakip, en tepedeki yüzde
Paradigma, görünür olandan dolaysızca teşhis edilebilir bir şey değil. Kendisi görünmez, adeta transparan. Mevcudiyeti ve vasıfları hakkında ancak görünür olan üzerindeki tesirleri marifetiyle çıkarımlar yapılabilecek bir şey. Böyle bakarsak, Kemalist paradigmayı altı okla, altı okun biri veya birkaçıyla irtibatlandırarak teşhis ve tespit etmek yanıltıcı olur. Paradigma, paradigma sahiplerinin ve taşıyıcılarının bile —hatta en çok onların—
Hikâyenin gerçekliğin ne kadarını yansıttığını bilmiyorum ama rivayet odur ki, Çanakkale Savaşının lojistiğini başarıyla yöneten Behiç’e Milli Mücadelenin de lojistiği emanet edilir. Behiç vazifesini layıkıyla yerine getirir lakin… Yönettiği demiryollarında çok sayıda Ermeni ve Rum, yani gayrimüslim çalışmaktadır ve bu hal de İsmet’i rahatsız eder. İsmet otoritesini kullanarak Behiç’in alanına tecavüz eder, gayrimüslimleri görevden uzaklaştırır.
Aydın Selcen eğlenceli yazısının dipnotunda İlker Aytürk’ün Post-Post Kemalizm: Yeni Bir Paradigmayı Beklerken adlı yazısını tavsiye etmiş. Yazı gerçekten okunmaya değer, Selcen’e de Aytürk’e de teşekkürler. Aytürk’ün yazısından ihamla… (a) Geniş yığınlar, (b) entelektüel elit ve (c) siyasi elit diye üç ayrı özne varsayabiliriz diye düşünüyorum. Aytürk sanki entelektüel elitin serencamını özetlemiş gibi görünüyor ama
Birkaç gündür hava bahar gibi. Fena yanı şu ki, içimdeki iyilikler tomurcuklanacağına, kötü yanlarım çiçeklendi. Dilipak ve Taşgetiren’in maruz kaldığı manevi işkenceyi, adeta zevkle seyrediyorum. Hayatlarını İslam’ın muzaffer olmasına adamışlar ve… Hale bak, İmam Hatipli genç kızlar K-Pop izliyor, toplum şuraya savrulmuş, Reis hep başkalarına kulak veriyor ve saire… Can mı dayanır? Önce zat-alilerine ve