Galiba İngiliz gazetelerinden biri, geçenlerde, “ne kadar popülistsiniz” türünden bir test yayınladı. Sorulardan biri, “insanların politik tercihlerine bakarak iyi veya kötü olduklarına karar verir misiniz” gibi bir şeydi. Yani dün görücüye çıkardığım “insanları fikir taşıyıcısı olarak görme” kavramlaştırması benim icadım değil. O testten ilhamla ürettiğim bir şey. Esasen “insanları fikir taşıyıcısından ibaret görme” demem gerekirdi.
Cumhuriyet gazetesinde yangın çıkmış —yok gerçek bir yangından söz etmiyorum, mecazi manada (https://odatv.com/kusmami-ve-ogurmemi-durduramiyorum-29111807.html). Yangına yol açan kıvılcım, Bartu Soral adında bir köşe yazarının iki yazısından kaynaklanmış. Allah, Allah! Kimmiş ki bu, hiç duymamışım. Googlellayınca, önce “artistik” fotoğraflarıyla karşılıyor sizi Bartu bey. Hani “adamı tanımasanız da olur, ben size icap edeni söylerim” türünden fotoğraflardan, şöyle kollarını
Aydınlanma aklı diyegeldiğim şeyi bir tek cümleyle özetlemek zorunda kalsam, “saatin örgütlenmesine tapınmak, âlemi bir saat gibi düzenlemeyi hayal etmek” derdim. Saat gibi… Clockwork… Saat, öyle görünüyor ki, bir dönemin insanlarını büyülemiş. Newton birkaç denklem vasıtasıyla “insanların kusurlu yeryüzü ve meleklerin kusursuz gökyüzü”nün aynı kurallara tabi olduğunu gösterdiğinde, “aha işte saat gibi işliyor” demişler.
Halil Berktay Serbestiyet’te, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen Marksizm ve Ahlak tefrikasını nihayet bitirdi (http://serbestiyet.com/yazarlar/halil-berktay/12-ve-son-fraksiyon-ahlaki-ahlakin-fraksiyonlasmasi-847851). Hepsini sabırla, inatla, ibretle okudum. Sabır, malum, gerekiyordu. İnat olmadan da zordu. İbret? “Vay neler dönmüş ya” filan gibisinden bir şeyden söz etmiyorum, hepsi az çok bildiğimiz şeyler. “Berktay kendi tornistanına nasıl da yüzsüzce bir altyapı inşa etmiş” türünden bir şey
Karacisim Işıması (blackbody radiation), 1800’lerin sonlarında, dönemin fiziğinin çözemediği birkaç “ufak” problemden biri gibi görünüyordu. Daha ortada izafiyet ve kuantum teorileri yoktu ama dönemin fizikçileri âlemin sırrını çözdüklerini zannediyorlardı. Anlaşılıyor mu, vurgulamak gerekiyor mu? Bir “Fizik Ansiklopedisi” tahayyül edin, fizik başlığı altında bugün tasnif ettiğimiz bilgimizin tamamını içine koyduğumuz bir ansiklopedi. O ansiklopedinin şimdiki halinin
Erol, 1970’lerde yapılmış, Lloyd George and the Turkish Question adlı bir tezi paylaşmış (https://circle.ubc.ca/bitstream/handle/2429/20953/UBC_1978_A8%20H57.pdf?sequence=1). Okurken durmadan Davutoğlu gelip durdu aklıma. Birçok sebeple. Bir defa Lloyd George’un, Davutoğlu gibi biri olduğunu hatırlıyoruz. Dünyayı siyah beyaz gören, Britanya İmparatorluğunun yüce menfaatlerini zavallı kavramlaştırmalarına iliştiren, gerçeklikle zaten zayıf olan bağı zamanla iyice kopan, kurduğu hayaller için başta “dostları”
1950 tarihli çığır açan —öyle olduğu hususunda neredeyse mutabakat olan— makalesinde Turing, makinelerin neyi başarırlarsa “düşünüyor oldukları” hükmüne varabileceğimiz sorusunun cevabını arıyordu. Bir cevap bulmuştu. Bilmeyenler için özetlemem gerekiyor. Turing bir salon oyunundan ilham almıştı. Oyunda, bir odada (diyelim S odası) bir sorgulayıcı yer alıyor. A ve B odalarında da birer oyuncu. Oyuncuların biri kadın,
Goethe, bildiğiniz gibi, Faust’u bir Alman halk hikâyesini tepetaklak ederek yazmıştı. Hikâyenin orijinalinde, esasen iyi kalpli ve iyi yetişmiş bir insanın, hırsına mağlup olup, güç mukabilinde ruhunu şeytana sattığında başına gelecek belalar anlatılıyordu. Klasik “hikmet” işte… Goethe’nin Faust’unda da iyi yetişmiş bir hekim, yine güç mukabilinde, ruhunu şeytana satar. Ama Goethe’nin Faust’unu bu lanetli anlaşmaya
Dün gece, çoğunluğu “İslami hassasiyetleri yüksek” diye tarif etsek herhalde çok da yanılmayacağımız kişilerden oluşan büyükçe bir grubun, “n’olcak bu Müslümanlığın hali” kıvamındaki bir sohbetine şahit oldum. Yer yer müdahil olmaya çalışsam da, gruptaki birçok kişiyle aynı frekansa gelmemizin çok vakit gerektireceği açıktı, çok da şey etmedim yani. Ama üzerinde düşünülecek, konuşulacak çok şey vardı.
Şimdi mesela, Foucault ancak Fransa’dan çıkabilirdi. Tıpkı Braudel’in de ancak Fransa’dan çıkabileceği gibi… Ve —bana kalırsa— “Foucault’un ancak Fransa’dan çıkabileceği” tespiti, çok Foucaultcu bir tespit. Ama Foucault bu tespiti işitseydi, muhtemelen itiraz ederdi. Neden itiraz ederdi? Tam olarak ifade edebilecek miyim derdimi bilmem ama… Modernliğin, modernliği imal edenlerin “ortak özellikleri”ne ziyadesiyle odaklanmıştı, aralarındaki farklara ise