Zamanında Akşam’da yazarken, “Erdoğan ile Tandoğan’ın arasında ne fark var” diye sorduğum bir yazı yazdıydım. İşaret ettiğim şey, zihniyetin benzerliği idi… Lafza yansıyan zihniyetin… Yoksa… Elbette aralarında ciddi bir fark var. Tandoğan’ın “memlekete komünizm lazımsa biz getiririz, size ne oluyor” dediği rivayet edilir ama böyle bir işe teşebbüs ettiği vaki değil. Erdoğan ise “demekle” kalmadı,
Sinir sisteminiz, bütün vücudunuza yayılmış bir ağ olarak, bir yandan bilgi toplayıp bir yandan da bilgi dağıtıyor. Bu haliyle de, keşfedildiği dönemden itibaren, “vücudu yöneten” sistem olarak algılandı. Ama vücudunuza yayılmış olan yegâne ağ sinir sisteminiz değil, dolaşım sisteminiz de en ücra hücrelerinize kadar her yere ulaşan bir ağ. O da, esasen, “sinyal” taşıyor. Elektrik
Büyük bir turnuvanın adayları arasındaki tercihin tanıtım videolarına bakarak yapılacağını iddia edecek değilim. Ama o videolar, biraz da, karar vericilerin kararlarını etkilemek için yapılıyor. Almanya bir video yapmış, göz ucuyla izlediğim kadarıyla hikâyeleri kabaca şöyle: “Dünya değişti, hatta değiştirenlerin arasında biz de varız ve biz hep buradaydık.” Seeler seçimi bana, ilave olarak, şu duyguyu da
Beşiktaş’ın ipini çektikten sonra, o işi o kadar kısa sürede, müthiş bir performansla gerçekleştirmenin mükâfatı olarak herhalde, TFF’nin başına getirilen zat, “Almanya’dan eksiğimiz yok” buyurmuş, dünkü Euro 24 oylaması öncesinde… Sahi Almanya’dan neyimiz eksik? Futbol olabilir mi mesela? “Futbolumuz eksik” diyebilir miyiz? Almanya’nın tanıtım filmi, Philipp Lahm’ın Uwe Seeler’e bir sanal gerçeklik gözlüğü vermesiyle başlıyor.
Gelelim bilim mevzuuna… Bilim, tarif edilmesi zor bir şey. Öyle olmadığını düşünüyorsanız, şanslısınız. Çünkü Scientific American dergisinin kurucusu Gerard Piel, The Age of Science (Bilim Çağı) adlı kitabının başında, size kolay gelen işi, bilimi tarif etmeyi, ömrü boyunca başaramadığını söylüyor. Neticede, ille de bir tarif yapmak gerektiğinde, “bilim, bilim insanlarının yaptığı şeydir” diye tarif ediyor.
Her şeyden önce şu hususta mutabık kalmalıyız ki, eğer ticaret yapamıyorsanız, üretimle zenginleşmeniz imkânsızdır. Eğer üretim fazlası veremiyorsanız, ticaret yapamazsınız. Avrupa dünyaya hâkim olmadan önce de mesele tastamam böyleydi, yeni bir halden söz ediyor değiliz. Osmanlı’nın —olduğu kadarıyla— zenginliğinin esas kaynağı, geleneksel ticaret yollarının önemli bir bölümünü kontrol edebiliyor olmasıydı. Geleneksel Asya imparatorlukların hemen hepsinin
Tecrübeyle sabit ki, dün yaptığım gibi, “Avrupalılar bilim sayesinde zenginleşmedi, zengin oldukları için bilim yaptılar” dediğimde, başım dertte demektir. Avrupalıları ve/veya bilimi küçümsediğim neticesine varılır kestirmeden. Ama alakası yok. Sadece özcü, çizgisel, aşırı sadeleştirilmiş açıklamalardan nefret ediyorum, o tür açıklamaları küçümsüyorum, o kadar. Avrupalılar mühim işler yaptılar. Dünyanın kısa sürede aşırı zenginleşmesini, insanın kaderini eline
Harari’yi okumamış olmamı fena halde ayıpladılar. Ben de baştan başlayayım dedim, Sapiens’ten… “Sen kimsin ki dünyada şu kadar satmış kitap ve yazarı hakkında bu lafları ediyorsun” deneceğini bile bile… Diyebilirim ki Harari’nin kitabı “delik deşik”. Başka hususlara yeri gelirse değiniriz. Şimdilik… Harari de Diamond’un ve Thurow’ın —başka birçok kişiyle birlikte— sorduğu soruyu sormuş, “dünyanın ücrasındaki
Daha önce birkaç defa sözünü etmiştim, Gorz 1980’de, “günümüzün kıt kaynağı iştir” demişti ve bu laf da benim ufkumu açmıştı. İşin kıt olduğunun ve giderek kıtlaşmakta olduğunun elbette farkındaydım, ufkumu açan kendi gözlemimin Gorz tarafından teyit edilmesi değildi. İşin bir iktisadi kaynak olarak kavramlaştırılmasıydı. Tanıdığım, bildiğim iktisatçılar böyle bir kavramlaştırmadan ve onun tezahürlerinden hoşlanmıyorlar —herhalde
Murat Sevinç Gazete Duvar’da, Haffner’in Bir Alman’ın Hikâyesi adlı kitabını tanıtıyor (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/09/20/dayak-yememek-icin-nazilere-katiliyorlardi/). Galiba iki yazı yazdı. Daha önce de bir değerlendirme yayınlanmıştı aynı mecrada… Anlaşıldığı kadarıyla, yazıları yazanlar kitabı okuyalım istiyorlar ama biz, göründüğü kadarıyla, zaten içinde yaşıyoruz. Haffner, kâbus dolu günlerin zorluğu geçince, fakirleşmiş, hayal kırıklıkları yaşamış kitlelerin ‘sıkılmış bir ruh haline’ büründüklerini iddia