Ümit Kıvanç Gazete Duvar’daki yazısında demiş ki (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/09/18/korkuyor-ve-nefret-ediyorsunuz-isciden/): “…Toplumumuzun muhtelif kesimleri, gerçekte mensup oldukları sınıfa bakılmaksızın söylenebilir ki, “orta sınıf” denen, insanlık değerlerinden çoğunlukla muaf evrensel tayfanın bilumum zehriyle zararıyla mâlûldür. Acımasızdır, insafsızdır, vicdansızdır. Kendi rahatı, konforu, şusu busu için, birilerinin üç kuruş uğruna ölüm tehlikesiyle yüz yüze çalışmasını doğal sayar. Kendi bokundaki sayısız boncuğa
İnternet’ten önce Avrupa üniversiteleri birbirlerine bağlanmıştı, EARN (European Academic and Research Network) adı verilen bir sistemle. 1985’te Ege Üniversitesi Roma üzerinden ağa dâhil oldu, Anadolu Üniversitesi üzerinden bağlantı ODTÜ’ye getirildi ve ODTÜ diğer üniversitelere dağıtıldı. O dönemde Anadolu Üniversitesinde çalışıyordum, bu bağlanma sürecinde aktif görev aldım. Sonra da bir ağa dâhil olmanın ne manaya gelebileceğini
Adı mühim değil biri, benim de dâhil olduğum bir WhatsApp grubunda aşağıdaki fotoğrafı paylaşmış. Paylaşılsın diye böyle şeyler üretip duranlar var, anladığım kadarıyla. Ve bana muhtelif yerlerden yağanlara bakılırsa, bunları üretip duranların estetik anlayışları, liseye yollanmayıp eve kapatılmış ergen genç kız romantizminden ibaret. Neyse, meselemiz bu değil. Lades nedir bilmeyen olabilir mi? Gençlerin arasında olabilir
Dünyanın halleri hakkında, dün yazdıklarıma ilave olarak bugün başka şeyler yazmayı planlıyordum. Duvar’a düşen bir haber yüzünden fikrimi değiştirdim (https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2018/09/10/ingilterede-sendikalardan-cagri-mesai-haftada-dort-gune-dusurulmeli/) . Okursanız göreceksiniz, haber tuhaf —eğer tercüme hatası yoksa. Neymiş, “bu yüzyıl içinde haftada dört günlük mesai mümkün olacak”mış. Bence yüzyılın ilk çeyreği tamamlanmadan, nüfusun büyük bölümü “hiç çalışmıyor” olacak. Neyse… Sendikaların “teknolojinin işçilerin değil
“Mert Fırat diye biri varmış” dedim, kız kardeşim çok güldü. Şimdi de “Harari diye biri varmış” diye başlayacağım, daha komik olacak. E evet, kitaplarını duymuştum, trende, kafelerde gençlerin elinde, kızımın evinde görmüştüm. Kızım hararetli hararetli söz etmişti Sapiens’den. Ama o kitapların yazarının bu adam (https://www.dunyahalleri.com/21-yuzyil-ekonomisinin-ana-urunleri-tekstil-arac-ve-silahlar-degil-bedenler-beyinler-ve-zihinler-olacak/) olduğunu bilmiyordum. Meseleyi kişisel almayın diyeceğim de… “Diyelim ki 10
Tahran’da Erdoğan, bildiğiniz gibi, Putin ve Ruhani ile görüştü. Sonrasında, “canlı yayında” bir takım açıklamalar yapıldı. Bildiğiniz şeyler işte… Bende oluşan intiba şöyleydi: Erdoğan Tahran’a giderken Ankara’da aldığı brifingde, “Reis, bildiğin gibi İdlib bizim, vali mali atadık, bizim toprağımız sayılır ama henüz muhtelif protokol işleri var, fethin resmî olarak ilan edilmesi işi biraz gecikti” filan
Yıldıray Oğur bence okunması gereken bir yazı yazmış (http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/biz-daha-cok-degiliz-7870). Bizim hakkımızda söylediklerine ihtiyatla yaklaşmakta fayda var ama bence yazıyı kıymetli kılan, zaten, Almanlar hakkında söyledikleri. Eh, her topluluğun içinde öyleleri de var böyleleri de… Oğur’un anlattığı Almanları yaptıklarını yapmaya “kışkırtan”, öyle olmayan Almanlar neticede. Ve eğer Almanya’da siyasi iktidar, “yahu bir dakika” diyen herkesi vatan
Dün üç sosyolojiden söz etmiştim. Birincisi, Türkiye’de Erdoğan’ı, ABD’de Trump’ı, Britanya’da May’i “taşıyan” sosyoloji. Rahatlıkla iddia edebilirim ki, bir “sınıf” gibi davranıyorlar. Sınıf siyaseti yürütüyorlar. Marks’ın terminolojisine göre sınıf sayılamazlar ama “biricik” meseleleri var: Hâkim sınıfı geriletmek, onların hissesini ele geçirmek. Türkiye’de mesela, memleketin en can yakıcı problemi olarak görülen Kürt meselesinde, partileri açılım ilan
Yedi, sekiz yıl önceydi, Bakü’de bir akşam yemeğindeydik. Birkaç gündür birlikte çalıştığımız birkaç Azerbaycanlı rektörün eşleri de bize katılmışlardı. Hanımlarla anlaşmak, rektör eşleriyle anlaşmaktan kolaydı, Türkiye Türkçesiyle konuşuyorlardı neredeyse. Nedenmiş? Çünkü hanımlar Türk dizilerini seyrediyorlarmış. Çok geçmeden öğrendik ki, Azerbaycan devleti, Türk dizilerinin Azerbaycan Türkçesini deforme ediyor olmasından rahatsızmış. Ve galiba dublajsız yayınlanmasını da yasaklamışlar.
İlhan Uzgel’in önceki gün alıntıladığım küreselleşme tarifi, bence, yağmuru sokaktaki şemsiyelerle, evde —daha kötüsü yabancı bir mekânda— mahsur kalmakla, ıslanmakla, ıslanıp hasta olmakla, depresif ruh durumuyla filan tarif etmeye benziyor. Yağmur yağdığında bu söylediğim şeyleri gözlüyor muyuz? Gözlüyoruz. Ama yağmur ne bu neticelere yol açmak “için” yağıyor ve ne de bir yerlerde birileri bizi eve