Davutoğlu’nu daha önce hiç dinlememiştim. Kılıçdaroğlu ile yaptığı görüşmenin ardından basının karşısında sesi titrekti. Sanki jüri karşısında, kendisinin güvenmediği ödevi müdafaa etmeye çalışan bir öğrenci gibiydi. Hep böyleyse, özel bir hal değilse tamam. Ama özellikle dün böyle idiyse, AKP’nin hali benim zannettiğimden de fena demektir. Davutoğlu’nun dönüp dönüp ödevini yaptığını söyleme ihtiyacı duyması, haydi anlaşılır
Cumhuriyet gazetesinin kendi imal ettiği sentetik haberleri, üstüne bir de aşırı yorumlayarak “kör testereyle geliyorlar, bizi kesecekler” yaygaraları kopardığı, başta Hürriyet olmak üzere diğer anaakım medyanın da peşinden koro yaptıkları günlerdeydi. RP’ye danışmanlık da yapan bir dostuma “gelecekler mi sahiden kör testereyle” diye sordum. “Gelecekler…” dedi. Şaşırmıştım. “Ama onları değil bizi kesecekler” diye de ilave
Roma Havaalanının, gecekondudan hallice H Terminalinden bildiriyorum. İlk intibaım şu olmuştu: Zavallı Roma, 60’larda Asfalt Osman misali uzak görüşlü, modern bir belediye başkanına sahip olamadığından, şehrin eski mahallelerinin neredeyse tamamının sokakları parke. Eğri büğrü, eski. Sonra Roma’nın neden bu kadar zavallı kaldığının sadece Osman Kibar benzeri bir belediye başkanı eksikliği ile açıklanamayacağını müşahede ettim. Şehrin
Yalılarda viski içenlerle ilk defa tanışmıyorsunuz. Teknik olarak bakarsanız, yalılarda viski içenler, sosyalist jargonda, “halkın kanını emenlerin creme de la creme”ini temsil ediyorlardı. Yani halk düşmanıydılar. Kendi sosyalistlerinden, hayatın onlara zindan edilmesini alkışlayacak kadar nefret eden ahali, sosyalistlerinin halk düşmanlığı tarifini sevdi. Sosyalistlere hayatı zindan etmeyi spor haline getirenler de, sosyalistlerin nefret öznesini, kendi düşmanlarını
Şöyle oldu (ara sallantıları atlayıp, sadece büyük depremlerin tarihini, basitleştirerek aktarıyorum): Önce genetik malzemenin tamamının, yan yana dizilmiş genlerden meydana geldiği düşünüldü. Başka türlü düşünmek için, mesela malzemede gen sayılmayacak unsurların da bulunabileceğini veya genlerin arasında boş/manasız malzemenin de bulunabileceğini veya genlerin kısmen de olsa üst üste binmiş (bazı kesimlerin her iki gene de ait)
ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunlarının birbirleriyle yazışıp tartışabildikleri bir İnternet ortamı var, uzun süre üyesiydim. O ortamda tanışıp tartıştığım bir meslektaşım vardı: Turgut Uzer. Sabancı’da ikinci pozisyona kadar yükselmişti. Nadir bulunacak kalitede biriydi. Erdoğan daha yolun başlarındayken –hangi vesileyle olduğunu hatırlamıyorum, ama uluslararası bir pazarlığın söz konusu olduğu hatırlıyorum– “ben iyi pazarlık yaparım” diye kostaklanmıştı. Turgut da
Etyen Mahçupyan “daraltılmış gerçekliğin ahlaksızlığa zemin oluşturabileceğini” söylemiş (http://www.aksam.com.tr/yazarlar/sizin-masallariniz-bizim-hikayemiz/haber-427328). Sonra da, herhalde, kendi tezini örneklemek için gerçekliği daraltıp ahlaksızlığına zemin yapmış. Yazıyı okursunuz, ben “gerçekliği daraltıp”, kısa bir alıntı yapacağım: “1990’ların ortasında Anadolu’daki bir müşterim aramıştı. ‘Bugün burada bir devrim oldu’ dedi. ‘Kırk yıldan beri ilk kez bir devlet ihalesi Koç gurubu dışında ve yerel
Suruç sonrasında olup bitenlere bakınca, AKP’nin ve ona akıl verenlerin akıllarının hepten buharlaştığını düşünmemek elde değil. Eh, havalar da çok sıcak. Görünen o ki, koalisyon kurmayı kimse istemiyor artık. Herkes derhal seçim istiyor. Anladığım kadarıyla, araştırma şirketleri, kendilerine araştırma sipariş eden partinin oylarına birkaç puan eklediler, herkes derhal seçim olursa kârlı çıkanın kendisi olacağını zannediyor.
90’lı yılların sonlarıydı. Bir Kürt arkadaşımla birlikte Esenboğa’ya indik. Servisle şehre inerken, önümüzdeki koltuktaki genç bir kadının telefon konuşmalarına şahit olduk. Kadın kimiyle Kürtçe, kimiyle Türkçe konuşuyor, anlaşıldığı kadarıyla Ankara’da bir gecelik kalacak yer arıyor, bulamıyordu. Kürt arkadaşımın bir bekar evi vardı, ben de onda misafir kalıyordum. “Ben bu kadını davet edeceğim” dediğinde, “aklına bile