Kemal Tahir’in Devlet Ana’sında Edebali Osman’a Konya’ya gitmeyi telkin eder. Konya’da otorite boşluğu doğmuş, Anadolu’nun bütün beyleri boşluktan faydalanma ümidiyle Konya’ya üşüşmüştür. Osman “ben batıya gideceğim” der. Kayınpeder ile damat arasında hakikatte böyle bir diyalog geçmiş olması gerekmiyor. Ama gerçekte de Osman batıya yöneldi. (Osman’ın torunlarının serencamı, fırsat denen şeyin ilk bakışta sizin onu apaçık
Vedat Özdan T24’te, insan zihninin işleyişine dair sıradan gerçeklerden bahsetmiş (http://t24.com.tr/yazarlar/vedat-ozdan/sonuctan-sebep-uretmek-motivasyonlu-muhakeme-ve-ben-hakliyim-sendromu,12339) Malum, Platonik tasavvura göre, insan bir gerçeklik ile karşılaştığında, kendi bilgilerini gözden geçirip, o gerçeklik ile çelişen kabullerini değiştirir. Bu sayede de sürekli, kararlı ve pürüzsüz bir biçimde yol alır, gelişir. Ama gerçekte öyle olmuyor. İnsan, inançlarıyla çelişen bir gerçeklikle karşılaştığında, inançları direniyor. Hep
Dün Esenboğa’da, uçağın teknik bir arızası olduğu için gecikeceği söylendi. Daha sonra gecikme uzadı ve kapı değiştirildi. Nihayet uçağa bindiğimizde, elektrik arızası giderilemediği için uçağın değiştirildiği anons edildi. Bir yanımda oruçlu biri oturuyordu, öte yanımdaki ise Sözcü okuyordu. İzmir’e yaklaştığımızda, oruçlu olan delikanlı, “İzmir Havaalanı şehre bu kadar uzak mıydı” diye sordu. Sesinde bariz bir
Aziz Yıldırım “Beşiktaş kafamı kızdırmasın” diye gürlemiş. Herhalde aynı günün akşamında Erdoğan da isim vermeden, Gül’e “ihanet edenleri bırakıp yolumuza devam ettik” diyerek ayar vermiş. Hani bu tür zırvalıklara lüzum var mı, üslup bu mudur, beyni ve ahlakı eşit ağırlıkta olan zevat nasıl oluyor da memlekette koltuklara oturuyor filan, binlerce şey konuşulabilir. Ama ben Beşiktaş
Yılmaz Özdil bugün ibretlik bir yazı yazmış (http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/yilmaz-ozdil/880777-880777/). Özdil’i sevmeseniz de okuyun derim. Şöyle bitiyor: “Vardığımız nokta itibariyle, ne demeli, inanın bilemiyorum. / Şu kadarını diyeyim bari… / Türkiye’nin sorunu, hukuki veya siyasi değildir. / Halledilemeyen sorunlarımızın kaynağı, çok daha derinde, çok başka bir yerdedir.” Özdil’in yaşı elvermez, ama Özdilgiller 1970’lerde, Özdil’in şimdi hasretle andığı
2011’in Mart ayında, Akşam’da, “Hillary, Merkel ve Yorgo” başlığıyla aşağıdaki yazıyı yazmışım. Thorleif Schjelderup-Ebbe Norveçli bir zoolog idi. Küçük yaşlardan itibaren defalarca şahit olmuştu ki, yem verildiğinde kümesin en babayiğit hayvanı karnını doyurana kadar diğerleri bekler. Sonra ikincisi kostaklanarak gelir karnını doyurur. Belki üçüncüyü de kalan hepsi büyük bir saygıyla bekler. Ama giderek saygı zayıflar.
Yeni bir dünya kuruluyor. Mesela… Birkaç yıl önce Cenevre’de, bir üniversitenin uluslararası ilişkiler enstitüsü diyebileceğimiz bir kuruluş, dünyanın dört bir yanından yirmi kadar “fark yaratan belediye başkanı”nı ağırladı. Enstitünün Başkanı olduğunu zannettiğim bir hanımefendi, programın açılış konuşmasında, dünyanın giderek devletlerarası olmaktan çıkıp şehirlerarası olmaya başladığını öne sürdü. Öyle mi sahiden? Öyle görünüyor. Çünkü dünya bir
Toffler Future Shock’u yazıp, değişim hızının insan biyolojisinin kaldıramayacağı bir seviyeye ulaştığını iddia ettiğinde, yıl 1970 idi. 1970’ten geriye doğru bakınca, sahiden de dünya, son yirmi yıl içinde, ondan önceki yüzlerce yılda değişmediği kadar değişmişti. Okul, hayal bile edilemeyecek kadar yaygınlaşmış, dünya nüfusunun yarıya yakını şehirlere yerleşmiş, mimari çevre beton marifetiyle tepeden tırnağa değişmiş, otomobil
HDP Milletvekili Kürkçü, “Türkiye Yunanistan’ın IMF’e borcunu ödesin” demiş. Zeybekçi ve Davutoğlu da “he ya, neden olmasın” makamında gevelemişler. Bugünlerde Özal muktedir olsaydı, Kürkçü’nün teklifini en azından bir ay önce dile getirmiş olurdu. Dile getirmekle kalmaz hayata geçirir, muhtemelen “Yunanistan’ın kurtarıcısı” olurdu. Başta AB olmak üzere âleme, “bakın bizi AB’ye almıyorsunuz ama biz sizin üyeniz
Zamanın ruhunu kavramak, vizyon sahibi olmak, eski paradigmayı değiştirmeye cesaret etmek, tarihi yazmak filan kocaman laflar. Ama neticede laf hepsi. Kırk kere değil kırk bin kere söylenince de laf olmaktan öte geçemiyorlar. E evet, kendi kendinize sayıklayıp durunca, tekrarlayıp durunca kendiniz inanabilirsiniz. Lafın böyle bir büyüsü var. Ama büyü işte, gerçekliğe çarpınca kırılıyor. Erdoğan’ın miras