Türkiye futbol liginin 1959’da başladığını kabul edersek, ilk on sezonun dokuzunda Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray ilk üç sırayı paylaştı. Sadece bir defa, Gençlerbirliği, Fenerbahçe’yi dördüncülüğe itip ilk üç sıraya girebildi. On birinci sezonda bu üç kulübün dışında bir kulüp — Eskişehirspor— ligi Galatasaray’ın ardından ikinci bitirdi ve şampiyonlukların bu üç kulüp dışında başka kulüplerce de
Toffler’dan ihamla defalarca söyledim. Okul size/bize, müfredatta yer alan şeyleri öğretmez/öğretemez. Ortalama bir lise mezunu, bin saatte yakın İngilizce dersi alır mesela. Büyük çoğunluğu “yes dis iz a pensil” demekten fazlasını beceremez. Bu hal, ilaveten, Türkiye okullarının pespayeliğinden filan da kaynaklanmaz —zaten Türkiye okulları dünya genelinden daha pespaye değil. Yabancı dil öğrenmek, o kadar da
Ben Marks ve Darwin ile, hemen hemen eşzamanlı olarak tanıştım —14 yaşımdayken. 14 yaşımdayken, her ikisinin de aynı mahallede büyümüş, aynı düşünce ikliminde yetişmiş insanlar olduklarının farkına varamadım, o iş bir hayli zaman aldı. Marks, Marks olduğu için Marks idi. Darwin de Darwin olduğundan Darwin. İçinde yetiştikleri şartlar, zamanın ruhu filan gibi şeylerle biçimlenmiş değillerdi.
İslamcıların mahallesini dün anlattım. Şimdi de İslamcılık denen naneyi anlatmayı deneyeyim. Nedir İslam’ı İslamcılıktan ayıran? Cumhuriyeti Cumhuriyetçilikten, halkı halkçılıktan, bilimi bilimcilikten ayıran neyse o. İslam bir dünya tarifi, dünya tasviri… Dünyanın nasıl bir yer olduğuna, dünyada işlerin nasıl yürüdüğüne dair bir bilgi sistemi yani. İslamcılık ise Müslüman tarifi, Müslüman tasviri… Başka türlü de ayırabilirsiniz Müslümanı
Göründüğü kadarıyla İslamcılar mahallesinde işler fena karışmış. Normal şartlarda Genet’i bir defa hatırlayıp susmak lazım gelir. (Genet kim, nereden çıktı şimdi? Her vesileyle söyleyip duruyorum… Fransa muhalefetinin yaramaz çocuğu Jean Genet’e, gazetecinin biri, itişip durduğu İçişleri Bakanının istifa etmek zorunda kalması üzerine, ne düşündüğünü sormuş. Genet her zamanki beklenmezliğiyle gazeteciyi ters köşeye yatırmış: Bu beyazların
Türkiye’nin —kendilerine sorarsanız kendilerini solcu olarak adlandıran— Aydınlanmacıları var. Başlamadan önce açıkça belirteyim, solculukla da Aydınlanmacılıkla da bir alıp veremediğim yok. Aksine, her iki pozisyonu da saygıdeğer bulmak için birçok sebep olduğunu düşünüyorum. Memleketin —kendilerini solcu zanneden— Aydınlanmacılarının genel profilini eşelersek, zaten, kavramlardan bağımsız olarak da saygı gösterilmeleri gerektiğini söyleyebiliriz. Bahse konu olan kesimin neredeyse
Önceki gece, Galatasaray-Fenerbahçe maçından sonra, tribünlerde ağlayan bir çocuk görüntüsü yansımış ekrana. O görüntü üzerine Ekşi Sözlükte bir Fenerbahçeli, mealen, “sen ağlama çocuk, biz 5-0 yenilelim” diye yazmış. Bundan mesela üç yıl önce, “üç yıl içinde bir Fenerbahçeli, deplasmandaki bir Galatasaray galibiyetinden sonra şöyle yazacak” deseydim, beni tımarhaneye kapatırdınız. Şimdi, o günlerdeki ruh durumu içinde
Fransa’da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu bitti. Kötü haber, Le Pen —babasıyla başlayan süreç içinde en yüksek oy oranına ulaşarak— ikinci tura kaldı. İyi haber, 2012’deki oy oranının üzerine sadece dört puan koyabildi. Le Pen’i tanımam etmem —diğer adayların hiçbirini tanımadığım gibi. Tanıdığım Fransızların sayısı bile iki elin parmaklarını geçmez zaten. E, o halde nedir Le
Beşiktaş yine rezil bir maç çıkarmış, yenilmişti. Zamanın teknik direktörü, maçtan sonra, “maç boyunca takım halinde topun arkasına geçtik” filan diye bir açıklama yaptı. İroni filan yapmıyordu, sahada sergilenen şeyden memnundu. Aslında galiba futbolseverlerin ve Beşiktaş taraftarının neden memnun olmadığını da anlamıyordu. Takım, maç boyunca topun arkasına geçmişti ya işte… Ben, o maçtan sonra, bütün
Önceki gece Şırnak’ta 71,59, Hakkâri’de 67,65 ve Diyarbakır’da 67,58 Hayır çıkmış. En yüksek Hayır oranına ulaşan sekiz ilin üçü Kürt coğrafyasında —hâlâ. Ama referandumun neticesinin Hayır çıkabilecekken Evete dönmüş olması, görüldüğü kadarıyla, her iki tarafta da Kürt coğrafyasındaki kaymaya yoruluyor. Muhalefet cephesi Kürtlere —en hafif tabiriyle— kırgın. İktidar ise minnettar. İşin aslı öyle görünmüyor, yukarıda