Kimin, Neye Hakkı Var?

Netflix‘te dört bölümlük bir belgesel var: Unnatural Selection (yani doğal olmayan seleksiyon). Neden doğal değil, ona sonra gelelim. Önce belgeselin muhtevasının dışında kalan üslubu ve yaklaşımı gibi mevzuları eşeleyeyim.
Bir vakittir belgeseller böyle, bilgi veriyorlar ama ders vermiyorlar. Hayatında izlediği ilk belgesel BBC’nin yaptığı Televizyon olan benim gibiler için arada kat edilen mesafe manidar. Düşünün ki dünyada televizyon diye bir cihaz yayılmış. Sizin evinize de girmiş —ki belgeseli oradan izleyeceksiniz. Karşınıza bir yığın konu uzmanı çıkıyor, besbelli emek mahsulü araştırmalarının neticelerini, öğretmen edasıyla size aktarıyor. Öyleydi. Yani uzmanlar bir takım hususlarda bir hükme varmışlardı ve size o hükmü, parçalar halinde aktarıyorlardı. Kullandığınız, kullanıyor olduğunuz şeyi, o şeyin sizin hayatınıza yaptığı etkileri, size öğretmekte bir tuhaflık bulmuyorlardı. İtiraf etmem lazım ki, bir televizyon kullanıcısı olarak bana öyle davranılmasını ben de yadırgamamıştım.
Unnatural Selection’da ise, muhtemelen sadece hakkında bir şeyler işittiğiniz, asla kullanıcısı olmadığınız teknolojiler hakkında sizin bir hükme varmanız gerekiyor. Her birisi kendisi bir hükme varmış gibi görünen birçok özne var. Yok, haksızlık etmeyeyim, esasında “külliyen olmaz” diyen genç aktivist dışında pek de hükmünü ikmal etmiş kimse yok. Hemen herkesin tereddütleri var. Hemen herkes yolda. Ve bazıları dört bölümlük dizi süresinde bile değişiyorlar, hükümlerini değiştiriyorlar.
Dizinin bütün taraflara kulak kabarttığını söyleyebilir miyiz? Zannetmem, bütün taraflar kim, bilmiyoruz. Herkese eşit davrandığını söyleyebilir miyiz? Zannetmem, teknolojiye karşı çıkanların toplam süredeki hissesi son derece sınırlı. Filan. Ama kuşatıcılık, adalet filan gibi dertleriniz yoksa, teslim etmek gerekiyor ki, belgeseller artık bizi çocuk/öğrenci yerine koymuyorlar.
Belgeselin muhtevası, başkalarını çocuk/öğrenci yerine koymama halinin dünyanın bütün sektörlerine sirayet ediyor olduğuna da işaret ediyor. Burkina Faso’da sıtmayla savaş amacıyla sivrisineklerin genlerini değiştirmek bir seçenek olarak beliriyor mesela. “Siz ne anlarsınız ulan bu işlerden” denmiyor. Köy köy gezip, okuma yazma bildiği şüpheli insanlara, grafikler ve çadır tiyatroları marifetiyle mevzu anlatılıyor ve reylerine müracaat ediliyor. Yeni Zelanda’da kuş türlerinin ortadan kalkmasından mesul bir kemirgenin itlafı için benzer bir teklif üretildiğinde, üç beş otorite bir araya gelip bir karar vermiyorlar.
E, böylelikle doğru bir karar mı çıkıyor? Bilmiyoruz. Karar nasıl çıksa doğru olacak bilmiyoruz çünkü. Doğru karar diye bir şeyin hiç mevcut olmadığını düşünen benim gibi biri için esas mesele kararın ne olduğu değil. Zaten anlaşıldığına göre Burkina Faso’da deneme sürdürülecek, Yeni Zelanda’da ise askıya alınmış.
İtiraf edin, “eh işte cahil Afrikalılardan bu, medeni Yeni Zelandalılardan da o beklenirdi” diye bir imge belirdi zihninizde. Kendi kısa vadeli menfaatleri için dünyayı yakabilecek cahil —ama çaresizlikleri yüzünden mazur görülebilecek— Afrikalılar çarnaçar kabul etmişler. Mesuliyet sahibi medeni Yeni Zelandalarılar ise reddetmişler.
Öyle olmuyor. Şehirli Burkina Fasolular gösteriler yapıp karşı çıkıyor mesela. Her dakika bir çocuklarını sıtmaya kurban veren köylüler tereddütlü. Uzmanlığı itibariyle konu hakkında daha çok şey söylemesini meşru görebilecekleriniz ise deneyi destekliyorlar. Yeni Zelanda’da ise, en azından belgeselden görüldüğü kadarıyla, başka bir kalıp var. Uzmanlar yine daha hevesli —ölçülü, mütevazı bir heves. Şehirliler, daha iyi okumuş olanlar arasında destekçiler daha çok. Ama daha yerel, daha geleneksel olanlar şiddetle direniyorlar. Mesela BM’de bu tür teşebbüsleri kategorik olarak engellemeye yönelik bir memorandum gündeme getirildiğinde, Yeni Zelanda devleti, başkalarından daha hevesle şerh koyuyor, itiraz ediyor. Ama —anlaşılan o ki— köylülerini, gelenekçilerini ikna edemediği için de uygulamayı erteliyor.
Mevzuun kendisi son derece mühim ve çetrefilli ama ben bir türlü ona gelemiyorum, farkındasınız. Çünkü toplumlar, toplumların bilgi seviyeleri, sorumluluk seviyeleri ve saire hakkındaki kibirli entelektüel varsayımların ne kadar kof olduğu o kadar güzel görünüyor ki belgeselde… Kişisel dramlarla test edildiklerinde o kategorik tutumların ne kadar manasızlaştığı… Son derece çetrefilli bilginin toplumlara nasıl nüfuz etmiş olduğu…
Belgeselde bir köpek yetiştiricisi var. Kendisinin deyişiyle, maddi/sınıfsal şartlar nedeniyle okuyamamış. Ama köpeklerinin üzerinde genetik değiştirme deneyleri yapacak seviyeye gelebileceğinden şüphesi yok. Teknolojiyi yaymayı kendisine iş edinmiş bir aktivistin hazırladığı kitlerden satın alıp, milyarlarca dolara kurulan ve bir yığın uzmanın yer aldığı çalışmaların muadillerini kulübesinde tekrarlamaya çalışıyor. Onun diğerleri ile her temasında ortaya çıkan gerilim üzerinden, iddia ediyorum, dünyanın mevcut siyasi kamplaşmasının izlerini sürebilirsiniz mesela. Seçtiği kelimelerden yola çıkarak kasabalıların motivasyonlarının haritasını hassasiyetle çıkarabilirsiniz.
Belgeselde sayısız taraf var. Biri —yukarıda iki defa işaret ettiğim aktivist— özellikle enteresan. Bahse konu olan sofistike bilginin belirli merkezlerde, belirli şirketlerin tekelinde kalmasına rıza göstermiyor ve bilginin herkese yayılması için mücadele ediyor. Hani geçen yıl yazdığım bir yazıdaki iddiamı hatırlatıyor bana. Bir yerinde şöyle demişim:
“Bir yerinde yapılabilmiş bir şeyin, kısa bir gecikmeyle başka yerlerinde de yapılabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Diyelim bir grup ‘elit’, kendileri için, ‘ölene kadar gençliği’ ürettirdiler bir grup teknoloji dehasına. Ve çok da kötüler, Süleyman kadar, Nihal Bengisu kadar kötüler, ‘başka kimseye vermeyeceksiniz bu sırrı’ dediler. Neden dediler? Dedim ya, çok kötüler ve elbette o vakte kadar Burberry filan da kalmadı —antikapitalistler zafer kazanıp Burberry’i iptal ettirdiler— farklarını ‘yaşayamıyorlar’. N’apsınlar adamlar, ‘sonsuz gençlik iksiri’ne el koydular. Hatta diyelim, bu iksiri geliştiren çocuklara güvenemediler, iksiri başkalarına da vereceklerinden korktular, öldürttüler çocukları.
“Birkaç aya kalmaz başkaları benzeri teknolojileri geliştirir. Birileri bu teknolojileri kendi inhisarlarında tutmaya pek hevesli olsalar bile, bir yerlerden ‘sızar’. Sızdı mı da, kısa sürede herkesin erişebileceği hale gelir.”
Eh, belgeselde mezkûr aktivist, ilk anda bana pek sempatik geldi. Ama çok geçmeden “bu değil” diye hissetmeye başladım. Benim kastettiğim şey “dağın başındaki köpek yetiştiricisi de sonsuz gençlik iksiri üretebilir” değildi. Gerçi belgesel bittiğinde ben “ulan neden olmasın” noktasına geldim ama köpek yetiştiricisi “daha fazlasına ihtiyaç olduğunu” idrak etmiş, mezkûr aktivist de yolun bu yol olmadığını teslim etmişti. Onlardaki bu değişim benim iddiamı geçersizleştirmiyor. Çünkü belgeselin sonunda görüyoruz ki, Ukrayna’da birileri, Çin’de başkaları, teknolojiyi geliştirenlerin aklına hayaline gelmeyecek uygulamaları hayata geçirmişler bile. Kanuni ve ahlaki problemler çözülsün, Türkiye’de üç beş kişi —köpek yetiştiricisinden daha iyi eğitimli olmak kaydıyla— ABD’de devasa ilaç şirketlerinin ürettiğini üretebilir, bahse girerim. Dolayısıyla dediğimin arkasındayım.
Dolayısıyla “ama sırrı elinde tutan dar bir elit bu teknolojiyle dünyaya hükmederse, zaten aşırı büyümüş eşitsizlikler bir de bu teknoloji yüzünden daha da büyürse” diye endişem yok. Ya neden endişem var? Çok. Saymakla bitmez. Onlar için belgeselin esas mevzuuna gelmek gerekiyor, onu ayrıca yazayım.
Bitirmeden önce, şu köpek yetiştiricinin etrafında biraz oyalanalım.
Bundan otuz yıl önce, o köpek yetiştiricinin muadili —mesela babası— bırakın böyle “cutting edge” sektörleri, çok daha mütevazı işlere bile, mesela çocuklarının fotoğrafını çekmeye bile tevessül edemezdi —birileri “sen yapamazsın” dediğinden değil, kendisi “ben yapamam, haddime mi” dediğinden. Dünyada bir şeyler oldu ve bir köpek yetiştiricisi, genetik teknolojisiyle oynayabileceğini hissediyor. Dünyada herkes, her şeye heveslenebilir oldu. Her şey herkesin hakkı halini aldı yani…
Dünyada olan o şeyler nelerse, sosyal ve politik sistemlerimizi esas ırgalayanlar da onlar işte. Ve görünüşe göre, olan o şeyler, entelektüel seçkinlerin olmadığını, olamayacağını zannettikleri, olamaz olduğunu varsaydıkları, olamaması yüzünden ağıtlar yaktıkları şeyler. Dünyanın yeni hallerini, olamaz olduklarını zannettikleri değişimlerin olamazlığı, köpek yetiştiricilerinin “ben de yaparım ulan” diyemez halde olması gibi sebeplerle açıklıyorlar. Hâlbuki meseleler köpek yetiştiricilerin hadlerini aşması, herkesin haddini aşması yüzünden doğuyor. Herkesin her şeye hakkı olduğunu zannetmesinden…
Herkesin her şeye hakkı yok. Herkes de her şeyi olamaz. “Herkese sınıfsal ve/veya bürokratik bariyerle haddini bildirelim” demiyorum. Ama başımıza gelen hal, varsayılanın tam aksine, hakların sınırlanmasından kaynaklanmıyor, bir zaman iyi kötü iş görmüş sınıfsal/bürokratik bariyerler artık iş görmüyor, daha medeni bir işbölümü kuralı da geliştirebilmiş değiliz.
Ben köpek yetiştiricisinin yanındayım. Onu sevdim. Sevgimin karşılığını verdi, süreç içinde öğrendi. Mesele şu ki, onun hakları üzerinden bize parmak sallayanlar, olmuş olanın olamazlığını gerekçe gösterip kaygı üretip duruyorlar. Dünya çok değişti, entelektüeller değişemedi.