İnsan ve Şiddet

Richard Wrangham —doğru anlıyorsam— diyor ki, insanın planlanmış, projelendirilmiş, proaktif agresyonu, rasgele, duygusal, reaktif agresyonunun evrim sürecinde geriletilmesinin neticesidir. Gündelik terimlerle söyleyecek olursak, herhangi bir güçlü erkeğin gelip eşinize, yiyeceğinize keyfi olarak el koyabilmesini imkânsızlaştırma süreci, Hitlerlerin, Stalinlerin ortaya çıkmasına yol açtı. “Ne alaka” demeyin. Wrangham’ın gözlemlerine göre, memeliler arasında proaktif agresyon liginde insan açık

Sovyetler Neden Battı?

Yürütmenin başının başı, biliyorsunuz, Gezi’nin hatırasıyla fena halde dertte. Hiç aklından çıkmıyor olmalı ki, her gün bir önceki günün “hatıraları” da ekleniyor dert hanesine. Dengelemek için daha ağza alınmaz hakaretler, ilave yalanlar gerekiyor. Sonra, “seçkin” mahlûkatın içinden bir tek insan evladı çıkmıyor ki, “yok artık, o kadar da değil, hangi camimizi yaktılar” desin. Malum, dinleri

Sri Lanka’dan Ne Öğrensek?

Alper Görmüş Sri Lanka’nın halini hatırlatmış. Yazısı “Hakiki bir akademimiz olsaydı Sri Lanka’ya mutlaka bakardı; fakat tabii ki bakmayacak” tespitiyle bitiyor. Hakiki bir akademi nasıl bir şey olurdu ve mevzua nasıl bakardı, bilemiyorum. Hakiki veya değil bir akademinin olmadığına da, Türkiye’de kimsenin —ne akademinin ve ne de başka herhangi bir öznenin— mevzuu, ciddiyetinin hakkını vererek

Halk Dalkavukluğu

Mustafa Alp Dağıstanlı Diken’de lisan konusunda birkaç yazı yazdı. Sonuncusu, Yahya Kemal’den bir alıntıyla bitiyor. “Lisan bahsi açıldıkça: ‘Hala mı o bahis?’ diyerek bezginlik gösterenler bana acınmaya layık, gözlerini gaflet bürümüş, en zavallı kayıtsızlar gibi görünüyorlar.” Kendi hesabıma lisan konusunda bir “birinci sınıf oyuncu” olmadığımın, olsa olsa halı sahada top oynayan göbekli bir amatör sayılabileceğimin

Zenginleşme

Medyascope Talat Öncü’yle, biriktirdiği kitaplarla ilgili bir söyleşi yapmış. Talat benim sınıf arkadaşım. Tanıdığım en cins insanlardan biridir. Ama üzerine konuşmak istediğim mevzu başka. Zenginlik hakkında konuşmak istiyorum. “Zenginleştik ve zenginlik mühimdir” dediğimde, sıklıkla, “birkaç somun fazladan ekmek için” filan gibilerinden küçümser bir edayla karşılaşıyorum. Kimler böyle üstten konuşuyor? Medeniyet, kültür, tabiat filan gibi “yüce”

Zincirlerinden Başka…

Nişanyan’ın bir sohbetinden kesilmiş bir video düştü önüme. “Bir yanda Aydınlanmacılar, karşılarında da çomarlar var” diyor ve iki tarafın tutumunu da veciz bir biçimde özetliyor. Tasnife de, terimlere de itirazım olamayacağını, beni bilenler bilir. Mesele başka yerde. Diyor ki mealen, “Aydınlanmacılar açık ara önde”. Katılmıyorum. Evet, gazeteler, üniversiteler, Hollywood, dijital platformlar filan ellerinde. Ama uzun

Millennium Köprüsü

Lisede üzerinden uygun adım geçen birliğin adımlarıyla rezonansa gelip yıkılan köprünün filmini izlemiş, büyülenmiştim. Statik bilginize yaslanarak bir köprü yapıyorsunuz. Bir zaman sonra üzerinden bir askeri birlik geçiyor. Beklemediğiniz, aklına bile gelemeyecek şeyler oluyor. Aklınıza gelmediğini biliyoruz, çünkü gelse o birliği, oradan, o şekilde geçirmeyeceksiniz. Ya şimdi de yaptığımız herhangi bir şey, beklemediğimiz, aklımıza kalsa

Kaftancıoğlu

 “Canan Kaftancıoğlu sence nasıl bir Türkiye hayal ediyordur” diye sorulsa, yazıp çizdiklerine, yapıp ettiklerine bakarak bir tahminde bulunabilirim. Benim tahmin ettiğim “Kaftancıoğlu’nun hayalindeki Türkiye”, bence —eğer gerçekleştirilebilse— sağlıklı bir Türkiye olur. Yani, günümüzün dünyasının sosyopolitik ikliminde hayatta kalabilecek bir Türkiye olur. Fazlası zaten ham hayal. İlaveten diyebilirim ki, Türkiye’nin mevcut politik sahnesindeki oyuncular içinde, en

Bir Sümüklü Çocuk İçin

Sait Faik’in Kriz hikâyesinde Necmi, meyhanedeki entelektüel arkadaşlarına bir düşünce deneyi teklif eder. Louvre yanmaktadır, “La Joconde da yanacak” mırıltıları yükselir. Kurtarmak için kendinizi riske eder içeri dalarsınız. O da ne, La Joconde’ın bulunduğu salonda korku içinde bir küçük çocuk! İkisinden sadece birini kurtarabileceksiniz. Hangisini kurtarırsınız, çocuğu mu, tabloyu mu? Derya Bengi ile Erdir Zat’ın

Akıl Kalmadı, Kibir Versek!

Çocukluğumun ilk yılları, Eskişehir’de, toprak evlerle bezeli mahallelerde geçti. Her bahar özenle kireçle badanalanan, pencerelerinde çiçekler bulundurulan evler, muhacirlerin evleri idi. Bundan altmış yıl önce, üzerinden onlarca yıl geçmiş mübadele marifetiyle birbirine temas etmek zorunda kalmış iki ayrı “kültür” arasındaki gerilimler hâlâ —bir biçimde— hissediliyordu. Bir taraf diğerini medeni olmamakla, ötekiler de berikileri gelip kendilerini