Geçen gün bıraktığım yerden devam edeyim. Bu defa, az bildiğim, hiç anlamadığım sinema yerine bambaşka bir sektörden yardım alarak… Üniversitede okurken, bize, mesela Diferansiyel Denklemler dersinde, sanki matematikçi olacakmışız gibi davranıldığını hissetmiştim. İş Hukuku dersinde sanki hukukçu olacakmışız, Muhasebe dersinde sanki muhasebeci olacakmışız gibi… Sonradan, o dönemdeki intibaımın haksız olduğunu, esasen müfredatın bir hayli seyreltilip
Netflix’te The Movies That Made Us adlı bir belgesel dizisi var. İkinci sezonun ilk bölümünde Back To The Future filminin macerası anlatılıyor. Hikayenin başında 70’lere gidiyoruz, South California University kampusuna. İki Boblar, Robert Gale ve Robert Zemeckis orada sinema okuyorlar. Gale’in ifadesine göre biri senaryo yazmaya, diğeri yönetmeye hevesli. Ama… Ortam —Gale’in söylediğine göre— şöyle:
İşitmişsinizdir, dün gece Kadıköy’de Fenerbahçe taraftarı tribünlerden koro halinde “Vladimir Putin” diye tezahürat yaptı. Beklenebileceği gibi kıyamet koptu. Sosyal medyada Fenerbahçeliliğinden utandığını açıklayanlar gördük. Rakip takımların taraftarları Fenerbahçe’nin bugüne kadar sergilediği rezillikleri sıralayıp dün gece yaşananları “hepsinden daha rezil bir hadise” olarak niteledi. Nihayet bugün Fenerbahçe kulübü resmi bir açıklamayla “ama kulübümüzü bağlamaz” dedi. Ve
Gecenin bir vakti, kendisine çok saygı duyduğum biri aşağıdaki videoyu paylaştı. Devam etmeden önce bir bakmanız gerekiyor. Muhtemelen görmüşsünüzdür, görünce tanıyacaksınız. Üzerine konuşulacak çok şey var. Hepsine herhalde gücüm yetmez. Birincisi… Mevzu Üsküdar meydanda geçiyormuş. Üsküdar, bildiğim kadarıyla, sığınmacılardan en az etkilenen yerlerden biri. Böyle biçimsiz bir tepkinin Üsküdar’da yaşanması, yani, beklenmeyecek şey. İkincisi… Çocuğa
Nihal Bengisu Karaca, Mahmut Ustaosmanoğlu’nun vefatının ardından yükselen şirretleşmenin üzerine bir yazı yazmış. Yazının sonuna gelene kadar, hani kendimi biraz —tamam, biraz çokça— zorlarsam hanımefendi ile nihayet bir hususta mutabık kalacakmışız gibi hissettim. Bahsettiğim son şöyle: “Bir arkadaşım şöyle yazmış: ‘Biz de bu laikçi muhaliflerin sevdiği herkesi sevmiyor, hürmet etmiyoruz, ama hayatlarını kaybettiklerinde, yahut ölüm
Halil Berktay ibretlik bir yazı yazmış. Anladığım kadarıyla hanidir sürdürdüğü “kendi gençliğiyle hesaplaşma” sürecinin dışavurumunun yeni bir parçası. İnançlı insanlardan müteşekkil bir çevrede büyüdüm. Sıklıkla dinlediğim sayısız menkıbeden pek çoğunun ortak bir izleği vardı. İşte, iki kardeşin biri mütemadiyen ibadet edermiş de öteki sefih bir hayat yaşarmış. Birincisi son nefesinde Allah’ı inkâr edip cehenneme giderken
Yıldıray Oğur Ankara Nasıl Alabama Oldu diye sormuş. Yazısından anladığım kadarıyla Ankara Alabama olmamış. Bu tespiti yaparken Alabama’da siyah düşmanlığının devlet tarafından organize edilen bir faaliyet olmadığını, sivil bir nefretin tezahürü olduğunu varsayıyorum. Ankara’da yaşanan şey ise, pek de sivil bir inisiyatif gibi görünmüyor. Oğur’un işaret ettiği Ekşi Sözlük başlığına girdim. Faşist, ırkçı, kasabalı kesimlerin
Netflix’te Borgen dizisinin devamı Borgen: Power and Glory adıyla yayınlanmış. Dördüncü bölümün sonlarında, Dışişleri Bakanı Nyborg, başının dertten kurtulmadığı bir günün sonunda, birlikte akşam yemeği yediği genç memuruna, fena halde sarhoş olmuş halde soruyor: “16:00’da çocuklarını okuldan alan bir anne yerine bir işkoliğe oy vermez miydin?” Ben de size sormuş olayım. Birkaç sahne ileride Nyborg
Richard Wrangham —doğru anlıyorsam— diyor ki, insanın planlanmış, projelendirilmiş, proaktif agresyonu, rasgele, duygusal, reaktif agresyonunun evrim sürecinde geriletilmesinin neticesidir. Gündelik terimlerle söyleyecek olursak, herhangi bir güçlü erkeğin gelip eşinize, yiyeceğinize keyfi olarak el koyabilmesini imkânsızlaştırma süreci, Hitlerlerin, Stalinlerin ortaya çıkmasına yol açtı. “Ne alaka” demeyin. Wrangham’ın gözlemlerine göre, memeliler arasında proaktif agresyon liginde insan açık
Yürütmenin başının başı, biliyorsunuz, Gezi’nin hatırasıyla fena halde dertte. Hiç aklından çıkmıyor olmalı ki, her gün bir önceki günün “hatıraları” da ekleniyor dert hanesine. Dengelemek için daha ağza alınmaz hakaretler, ilave yalanlar gerekiyor. Sonra, “seçkin” mahlûkatın içinden bir tek insan evladı çıkmıyor ki, “yok artık, o kadar da değil, hangi camimizi yaktılar” desin. Malum, dinleri