Erdoğan’ın sağda solda, bilhassa grup toplantılarında laf niyetine sıraladığı şeylere hiç tahammülüm yok. Dolayısıyla dinlemiyor, okumuyordum, kimse kusura bakmasın. Sabrımın sınırını test etmeye de, isterse Başbakanlık koltuğunda oturuyor olsun, kimse tevessül etmesin. Anladınız, şu malum bayrak krizini müteakip, kendi iradem dışında da olsa, Erdoğan’ın belagatine maruz kaldım. Şunu anladım (kimse kusura bakmasın): Eğer hepiniz, sayın
Fransız bilim tarihçisi Denis Guedj’in, Türkçeye Metrenin İcadı adıyla tercüme edilen bir romanı var. Roman dedikse, o kadar da değil. Gerçek bir hikâyeyi, meridyenin ölçümünün hikâyesini anlatıyor. Kitabı tercüme edenler metrenin icadı deseler de, Fransızlar metreyi keşfettiklerini düşünüyorlardı. Metre orada, tabiatın bağrında, kusursuz düzenin içinde durup duruyordu ama biçimsiz insanlar kulaç, adım, parmak filan gibi,
Platon bize zehirli bir miras bıraktı. Tarih Platon’un mirasını, hak ettiği yere, çöplüğüne yollamıştı… Ki Abbasiler, iktidarı Emevilerin elinden almalarını meşrulaştırmak için, bildik bir taktiğe müracaat ettiler. İktidarın kendi hakları olduğunu, çünkü antik bilgeliğin asıl sahiplerinin kendileri olduğunu öne sürdüler. Antik bilgelik diye de, bula bula, antik Yunan’ı buldular. (Bu serüvenin hoş bir anlatımı için
Lisede hiç değilse şu kadarını öğrendik değil mi, hücrelerimiz mitoz bölünmeyle çoğalır. Her hücre, her bölünmede, kendisinin tıpatıp kopyalarını yapar. Filan. E öyleyse, başlangıçta bir tek hücreden ibaret olan bizler nasıl olup da bu kadar farklı hücrelerden mamul hale geldik? Kas hücrelerimiz, kemik hücrelerimiz, saç hücrelerimiz birbirlerinden bir hayli farklı, öyle değil mi? Lisede biyoloji
Akif Beki, Hürriyet’teki köşesinde, tek başına, kahramanca bir mücadele veriyor. Türlü çeşitli misallerle deyip durduğu şey şu: Siz ey Avrupalı, Amerikalı Türkler, Türkiye’de bir şeylere itiraz edip duruyorsunuz ama itiraz ettiğiniz her şey, sizin kıbleniz olan Avrupa’da, Amerika’da da tastamam aynen olup duruyor. Bir: Beki’nin karşısına aldığı kesimlerin, onun konumlandırmaya çalıştığı gibi, Avrupa’ya, Amerika’ya secde
Tahminimce unutmayı, hiç hak etmediği kadar çok olumsuzluyorsunuz. Tahminimce hatırlamak konusunda da sıkıntılarınız var. Her şeyi olduğu gibi hatırladığınızı düşünüyor olabilirsiniz. Ama neredeyse hiçbir şey, tam da sizin hatırladığınız gibi olmadı. Bana inanmıyorsanız, çoktandır görmediğiniz bir arkadaşınızla ilk karşılaştığınızda, herhangi bir ortak hatıranızdan açın mevzuu. Göreceksiniz o, ortak hatıranızı, sizin hatırladığınızdan bir hayli farklı hatırlıyor
Rahmetli dayım, bir gün sohbet ederken, acı gözlerini yere dikip, “benim derdim unutamamak” demişti. Hatırlamanın, üstelik de aslına uygun bir biçimde hatırlamanın en kutsal değerlerden biri olarak kabul edildiği bir kültürün içinde büyümüş biri olarak, yumruk yemiş gibi olmuştum. Dikkat çekmek istediğim üç nokta var: Birincisi… Belki farkındasınız, belki de değilsiniz, hatırlamak, yani unutmamak, pek
Dünden devam edeyim. Dünyaya şu açıdan bakmak, bu açıdan bakmaktan daha tam bir fotoğraf sağlamıyor. Analitik bir bakış açısı, holistik bir bakış açısından daha doğru da değil. Şeylerin bağlamı var. Her birimiz başkalarına göre biçim alıyoruz mesela. Arkadaşlarımız şunlar değil de bunlar olsaydı, başka bir insan olacaktık. E, Nisbett haklıysa, antik Yunanlılar şeyleri bağlamından kopardılar
Ayşe K. Üskül ve arkadaşları, Doğu Karadeniz’de yaptıkları bir araştırmaya dayanarak, çiftçilerin ve balıkçıların, çobanlardan daha holistik olduklarını iddia etmişler. (Metodolojisini merak edenler, Ecocultural basis of cognition: Farmers and fishermen are more holistic than herders adlı araştırmaya http://www.pnas.org/content/105/25/8552.full.pdf+html adresinden ulaşabilirler.) E, bizi neden alakadar ediyor? En azından şundan: Dünyaya nasıl bakıyor olduğunuz, nasıl bir sosyal
Sperry 1950’lerde enteresan deneyler yapmış. Birinde mesela, bir operasyonla bir kurbağanın gözünü tepetaklak etmiş. Operasyon geçiren kurbağa, bir sinek gördüğünde, dilini sineğin aksi istikamete uzatıyormuş. Kurbağanın dili olsaydı ve kendisine dilini neden sineğe doğru değil de aksi istikamete uzattığı sorulsaydı, soruyu sorana aptal aptal bakacaktı muhtemelen. Çünkü o dilini sineğe doğru uzattığını zannediyordur. Demek ki