Dün dediğimi tekrarlayarak başlayayım, popülizm, toplum için neyin iyi olduğuna toplumun karar vermesidir. Dikkat edilirse, “toplum iyidir, doğru tercihler yapar” filan demiyorum. “Toplum ahmaktır, yanlış tercihler yapar” da demiyorum. Toplumun iyi olup olmaması, doğru tercih yapıp yapmaması bağlam dışı. Yükseköğretim yapmaya karar verdiğinizde, okuyacağınız yeri tercih ettiğinizde, sizin o kararları vermek için yeterli olup olmamanız
Klasik misali hatırlayalım, bir fincan kahveyi masanızın üzerinde unutursanız, zamanla kahve ile oda arasındaki sıcaklık farkı ortadan kalkar. Kahve soğur, sıcaklığı oda sıcaklığına yakınsar. Oda sıcaklığı? Odanın her yeri aynı sıcaklıkta mı? Değil. Ama aradaki farkları ihmal edebiliriz. Ne de olsa, kahve misali de bize gösteriyor ki, yeterince zaman verilirse, aradaki bütün farklar ortadan kalkacak.
Daha ilk gençliğimde, şu birey olma hikâyesine kafam basmamıştı. O vakitler birey olmak matah bir şeydi. Şimdilerde işbirliğine yatkın olmak daha matah görünüyor galiba. Genellikle bireycilik ile işbirlikçilik (cooperation) de ayrık setler olarak ele alınıyor. Bence meseleleri tarif etmekten uzak kavramlar bunlar. Şehirliler deyip durduklarım mesela, daha mı birey? Veya işbirliğine daha mı yatkın? Kasabalılar?
Unnatural Selection’ın esas mevzuuna geleceğim de… Gelemiyorum. Bir yanda, Ata’sı harf inkılabını yapınca şıp diye bir yandan öte yana geçivermiş, aydınlık evlerin hissedarlarından oluvermiş birileri var. Arkada bıraktıkları o Ortadoğulular, Ortadoğu bataklığında debelenip duruyorlar, zavallı cahil kalabalıklar. Öteki yanda, uğruna gençliklerini feda ettikleri sosyalist devrim yarım kaldığı için dünyanın saatinin durduğuna hükmeden birileri var. İnsanlık
Netflix‘te dört bölümlük bir belgesel var: Unnatural Selection (yani doğal olmayan seleksiyon). Neden doğal değil, ona sonra gelelim. Önce belgeselin muhtevasının dışında kalan üslubu ve yaklaşımı gibi mevzuları eşeleyeyim. Bir vakittir belgeseller böyle, bilgi veriyorlar ama ders vermiyorlar. Hayatında izlediği ilk belgesel BBC’nin yaptığı Televizyon olan benim gibiler için arada kat edilen mesafe manidar. Düşünün
İrfan Özet’in Fatih Başakşehir’inde de görülüyor, Fatih’i Romanlardan arındırmak amacıyla gerçekleştirilen Sulukule’yi nezihleştirme projesi, Romanların kendilerine verilen uzaklardaki evleri satıp Fatih’e dönmeleriyle neticelendi. Ama artık Sulukule yoktu, nerdeyse bütün Fatih’e yayıldılar. Sulukule’de yaratılan rantı yiyenler yedi, Sulukule’nin manzarasından rahatsız olup göz zevki sebebiyle projeyi destekleyen Fatihliler Romanlarla kucak kucağa yaşama durumunda kaldı. Netflix belgeseli The
Damasio’nun Descartes’in Yanılgısı’ndaki en çıplak misallerden biriydi yanlış hatırlamıyorsam, eğer endokrin sistemimiz olmasaydı, karşıdan karşıya geçmek için kaldırımdan caddeye adım atıp atmayacağımıza bile karar veremezdik. Şöyle anlıyorum: Belki de uzaktaki otomobilin hızını, aradaki mesafeyi filan uygun bir hassasiyetle hesap edebilirdi sinir sistemimiz ama adım atmak veya atmamak için fazlası lazım. Otomobilin bize çarpmasını umursamamız lazım,
19 yaşında bir genç kız düşünün. Biyoteknoloji okumak istiyor. Türkiye’de bu alanda eğitim veren kurumları incelemiş ve hiçbirini yeterli görmemiş. Yurt dışında şurada veya burada eğitim görürse uluslararası bir kariyer için iyi bir başlangıç olacağı kanaatine varmış. Oralara kabul edilmenin yollarını arıyor. Buraya bir virgül koyup işaret edelim. Biyoteknoloji doğru bir tercih midir? Genç kızımızın
Ekşi Sözlük’te, hekim olduğu anlaşılan bir yazar, benim için “intihar hakkında yazsa da adem-i merkeziyetçiliğinin sınırlarını öğrensek” demiş. Derde deva olacağını zannetmesem de, boğucu ve manasız gündemin dışına kendimizi atmak için bir vesile olarak değerlendireyim bu meydan okumayı. İntihar hakkında yazamam. Çünkü intihar, bence, ancak felsefenin konusu olabilir. Ben ise felsefe ile kısa süreli beraberliğimi
Nişanyan twitter hesabında, anladığım kadarıyla demiş ki (mealen): Erdoğan bir siyasi dehadır. İstanbul seçimini tekrarlattığına göre kazanacağına emindir, çalışacağından şüphe etmeyeceği bir planı vardır —kaybederse kendi koltuğunun sallanacağını biliyordur. O plan, galip ihtimal, Kürt reylerini İmamoğlu’nun arkasından çekmeye matuftur. Kemalist CHP, Kürtçülük suçlamaları karşısında —Kürt düşmanı olduğunu ispatlama gayretiyle— meydanı boşaltacağı için, Erdoğan’ın stratejisi çalışır.