Kılıçdaroğlu yürümeye başladığında, CHP’li tanıdıkların önemli bir bölümünde hayal kırıklığı ve endişe hâkimdi. İlk günlerde bekledikleri ilgiyi görememişler, yeni ve büyük bir yenilgiden korkmaya başlamışlardı. Kendi değerlendirmemi her biriyle —ve başkalarıyla— paylaştım. Bana göre yürüyüşe katılanların sayısı filan çok mühim değildi. Günler ilerledikçe, eğer Kılıçdaroğlu sebat edebilirse, yürüyüşün etkisinin artacağını düşünüyordum. Neden öyle düşünüyordum? Birincisi,
Badiou devletler, işçi sınıfı ve benzeri kavramlar üzerinden militan (!) tespitler yapmış (http://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2017/07/04/badiou-gecmis-deneyimlerin-muhasebesini-yapmaliyiz/). Bence başlığa çıkarılan tespiti bile problemli. Geçmiş deneyimlerin muhasebesinden edineceğimiz hiçbir şeyin yolumuzu aydınlatmaya manalı bir katkısı olamaz. Çünkü artık bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. Tekrarlıyor gibi görünen şeylerin arasında, geçmişteki haline en çok benzerlik gösteren şey —bana öyle görünüyor ki— göç. Ki
Birçoğumuz gibi dindar muhitlerde büyüdüm. Dolayısıyla mesela insan sevgisini “yaratılanı sev yaratandan ötürü” türü dini referanslarla öğrendim. “İnsanı sevmek için dini referanslar elzemdir” diyemeyiz elbette ama dini referanslarla da öğrenebiliriz. Dini referanslar dediğimiz –dindar olalım olmayalım her birimizin hücrelerine kültür vasıtasıyla zerk olunmuş olan– şeylerin pek azı kitapta var. Ve aynı referans sisteminde, birbiriyle çelişen,
“Türk romanları listesine benzer bir de dünya romanları listesi yapsak” diye konuşurken, laf Otomatik Portakal’a geldi. Herhalde en iyi romanlar arasında yer bulması zor ama benim üzerimde en ciddi iz bırakan romanlardan biriydi. Okuduğumda Burgess’in, maddenin mekanik örgütlenmesine enteresan, beklenmedik bir yerden yaklaştığını düşünmüş, şık ve sarsıcı bulmuştum. Ama aslında “organik bir örgütlenmeden ne çıkarırsanız
Önceki gün karmaşık (kompleks) yapıların basit yapılara kıyasla daha kırılgan olduğunu ama kırılganlığın topyekûn çöküş manasına gelmediğini söyledim. Aslında daha söylerken içime sinmemişti. Kırılgan sıfatını vulnerability yerine kullanmıştım. Galiba yaralanabilirlik desem daha iyi olacaktı. Kırılgan sıfatını günlük hayatta, narinlik, hassaslık, yani yaralanabilirlik yerine kullanıyoruz. Ama teknik olarak bakarsak, esnek olmayan, esneyemeyen sistemler kırılır. Karmaşık sistemler
1980’lerin sonunda, 90’ların başında, bir karmaşıklık kıyameti modaymış —nüfus kıyametinden sonra, iklim kıyametinden önce. Ben ıskalamışım. Kabaca şöyle bir şey: Toplumlarımız olağanüstü karmaşıklaştı ve hızla karmaşıklaşıyor. Karmaşık yapılar karmaşık olmayan —basit— yapılara kıyasla daha kırılgandır. Farkında değiliz ama çok kırılganlaştık. Sistemin nasıl çalışıyor olduğunu hiç kimse bilmiyor artık. Bu yüzden bir yerde ortaya çıkan beklenmedik
Biz gençken kapitalizmin periyodik krizleri kalıbı pek yaygındı. İşin teorisyenlerinin meseleyi nasıl gördüğünü bilmem, ama en azından benim her gün temas içinde olduğum akranlarımın bu kalıptan anladıkları şöyle bir şeydi: (a) Kapitalist diye —fena mı fena— bir özne var, (b) o özne gerçi neredeyse kadiri mutlak ama her nedense kriz çıkarmadan kazanmayı, kazanıp durmayı pek
Hürriyet Pazar, en iyi yüz Türk romanını seçtirmiş. Arkasından birçok şahsi tercih listesi yayınlandı —bazılarına denk geldim. Zor iş. Edebiyat uzmanı filan değilim ama iyi bir okur idim —yani en azından bir dönem öyleydim diye düşünüyorum. Benim bakış açıma göre yüz Türk romanı bulmak bile müşkül iş. Memleketimde, iç kapağında roman yazan ama aslında memleket
Charles Zorgbibe’nin Körfez’in Tarihi ve Jeopolitiği’nden anlıyoruz ki, Körfez hep —daha petrol diye bir emtia bilinmiyorken de— az çok şimdiki sosyoekonomik ve sosyopolitik strüktüre sahipmiş. Çünkü petrol yokken inci varmış. Ve şimdi nasıl sadece petrol varsa, o vakitler de sadece inci varmış. Zorgbibe’in aktardığı kadarıyla Darraud Körfez’in yağmacı ve korsanlarının çok eski çöl göçebe kanunlarını
Rivayete göre… Napolyon İmparator olmaya karar vermiş. Bu haber Vatikan’a ulaştığında Papa pek sevinmiş. Malum, İmparator olmak için Napolyon Vatikan’a gelecek, Papa’nın önünde diz çökecek… Papa da hanidir hasar görüp duran itibarını bu sayede tamir edecek, filan. Papa Napolyon’a elçilerini göndermiş. Tören tarihini filan netleştirmeleri için. Fakat Napolyon’un Vatikan’a gitmeye niyeti yokmuş. Tacı Louvre’da takacağını,