Sizin gözlemleriniz nasıl, bilmiyorum. Benim tanıdığım herkesin 12 Eylül’de vereceği rey, daha referanduma gidileceği kesinleştiğinde belli olmuştu. Aradan geçen süre içinde kimsenin tercihi değişmedi. Ama birçok kişinin başlangıçtaki hevesi, heyecanı zayıfladı. Araştırma yapmadığım için referandumun neticesini tahmin edemiyorum. Ama “nereden çıktı şimdi bu referandum” havasının hızla yaygınlaştığını gözleyebiliyorum. Bu havaya yaslanarak diyebilirim ki, eğer şöyle
Hawking yeni kitabında Big Bang’i açıklamak için kütleçekiminin kâfi olduğunu, dolayısıyla da evrenin başlangıcını açıklamak için bir Tanrı varsayımına ihtiyaç olmadığını iddia ediyormuş, -muş… Daha önceki iki kitabı beni hayal kırıklığına uğrattığından, Hawking’in yeni kitabını almaya niyetim yoktu. Şimdi koparılan yaygara bile fikrimi değiştirmeye yetmedi. Kaldı ki Hawking, anladığım kadarıyla, çok ölçülü laflar etmiş. Medya
Müdür beyin kitabından sonra, kaynağın güvenilirliğini sarsma bilinciyle gerçekleştirilen kampanyanın yanında, bir de “ne cemaatmiş yaa” muhabbeti mayalandı. Memlekette olup biten her şeyi cemaatten bilmeklerle eğleniyor birileri. Hemen sonra her bir musibeti sınırları muğlâk bir Ergenekon çetesiyle ilişkilendirivermeseler, aklımızı da çelecekler. Ortada —bir defa daha— bariz bir simetri var yani. Bu simetriden söz edince cemaat
Yeni Genel Kurmay Başkanımız, “Hukuka saygılı olması gereken kurum, sadece TSK değildir” demiş. Şüphesiz haklı. Herkes hukuka saygılı olmalı. Bu “herkes”e TSK’nın da dâhil olduğunun altını bir defa daha çizmekte fayda var ama. Hanefi Avcı bir kitap yazdı, yok satıyor. Kitaptan alıntılar yapıp Avcı’nın omzu üstünden etrafa ateş edenler, kitabın sadece son üçte birlik bölümünü
Bildik şeyler ama özetleyerek tekrarlamakta fayda olduğu anlaşılıyor. Batı Avrupa ülkelerinde sağ siyaset meşruiyetini, ekonomik büyümeye öncelik vermesinden alır. Kapitalizmin tabiatı icabı büyüme, toplumdaki eşitsizlikleri de büyütür. Dolayısıyla sağ iktidarlar döneminde ülke zenginleşir ama zenginliğin adaletsiz bölüşümünden kaynaklanan problemler büyür. Ekonomide bir düzeltme ihtiyacı da paralel olarak büyür. Birkaç dönemde bir sol partiler bayrağı devralırlar
Bugün sahaya çıkıp ahaliye en önemli problemlerinin ne olduğunu sorsanız, alacağınız cevap, açık farkla, işsizlik ve yoksulluk çıkar. O halde seçmene “boş verin laikliği ve demokrasiyi, siz işsizliğe ve yoksulluğa bakın” demek, muhalefet açısından doğru bir stratejidir, diyebilir miyiz? Diyemeyiz. İnsanların karınları aç olsa bile demokrasi filan gibi kavramlara hassastırlar, ama işin bu yanını geçelim.
99 seçim kampanyası döneminde, kısa bir aradan sonra İstanbul’a döndüğümde, ANAP’ın şehri “yolsuzluğa hayır” mealinde pankartlarla donattığını gördüm. Telaşla İl Başkanlığına gittim. “Araştırma yaptırdık,” dediler, “milletin en çok şikâyet ettiği şey yolsuzluk.” Ne dedimse pankartları indirmeye ikna edemedim. Çaresiz, hemen küçük bir araştırma tasarladım. İlk soruda deneğe, ANAP’ın yolsuzluklara ne kadar bulaştığını düşündüğünü sordum. Alfabetik
Toroğlu ve onun boşalttığı turnikeden geçerek ekranları işgal eden hakem emeklileri, TV ekranlarında yıllarca maçları dilim dilim doğradılar. Futbol oyununun bir enstantaneler silsilesi olmadığını, maça kare kare bakmakla maçın anlaşılamayacağını, hissedilemeyeceğini, sevilemeyeceğini bilmiyorlardı. Bilselerdi, zaten hakemlik yaptıkları dönemde büyük turnuvaların hiç değilse birinde düdük çalarlardı. Onlara göre, herhangi bir pozisyonun hangi maçta, maçın hangi anında,
McMahon’un Aydınlanma’nın Düşmanları adlı bir kitabı var. Fransız karşı-Aydınlanma hareketinin Aydınlanma sürecini nasıl etkilediğini anlatıyor. Aslında hikâye basit. Birileri masa başında, göz kamaştırıcı bir mobilya tasarlayabilir mesela. Ancak o tasarımın piyasaya sürülebilecek bir ürün haline getirilmesi, bilen bilir, tasarımdan çok daha sancılı bir süreçtir. Aydınlanmacıların Aydınlanma tasarımlarının tatbik edilebilir bir ürün haline gelmesi de uzun
Biliyorsunuz işte, bazı generaller bazı mevkilere atandı, bazılarının önü kesildi, tabii olarak da başkalarının önü açıldı. Önü kesilenlerin kabahatlerini de biliyorsunuz muhtemelen. Mesela Cumhurbaşkanı eşinin elini sıkmamak filan gibi protestolardan haberiniz var. Ama o gün o heyette, bugün önü açılmış olan generaller yer alsaydı nasıl davranacaklardı, bilmiyoruz. Belki onlar Hayrunnisa hanıma sırtlarını döneceklerdi. Belki böyle