Çarşamba gecesi Fenerbahçe Monaco deplasmanına çıkacak. Bir beraberlik Fenerbahçe’ye kâfi. Pereira Fenerbahçe taraftarları arasında bir anket yapsa. Her taraftar, sahada görmek istediği sadece bir oyuncunun adını verebilse. En çok oy alan on bir oyuncuyu sahaya sürse Pereira… Fenerbahçe taraftarının çoğunluğunun her şartta kazanmayı isteyen, hücum etmeyi seven bir takım sevdiği varsayımı var. Eğer bu varsayım
Öz annesi, Pontus Kralı VI. Mitridat’ı, henüz çocuk yaştayken zehirleyerek öldürmeye çalışmıştı. Ömrü, bu hatıranın etkisiyle, zehirlenme korkusuyla geçti. Zehirlenmeye karşı geliştirdiği tedbir çok enteresan oldu: Kendisini sürekli zehirledi. Azar azar… VI. Mitridat’ı geçen gün, Ümit Kıvanç’ın Hainler Mezarlığı başlıklı yazısındaki (http://riyatabirleri.blogspot.com.tr/2016/07/hainler-mezarlg.html#more) aşağıya aldığım paragrafı okuduğumda hatırladım: “Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? “Samimi Müslüman” diye bir
28 Şubat’ın netameli günlerinde, olur olmaz yerlerde Onuncu Yıl Marşı yükselirken, “e iyi de, ‘neden bir Yetmiş Beşinci Yıl Marşımız yok, şöyle göğsümüzü gere gere söyleyeceğimiz’ demek de birilerinin aklına gelecek mi, ‘neden ta Onuncu Yıl Marşına muhtaç kalıyoruz’ diye soranlarınız da olacak mı aranızda” diye soruyordum. Öyleleri olduysa da ben müşerref olmadım. Şimdi de
Nursel Mazıcı adlı bir profesör, “ben şehit demem, insan derim” demiş diye namlunun ucuna yerleştirilmiş. (Geçmiş zamanın rivayeti kipini kullanıyorum ama olaydan hiç haberdar olmadığımdan değil. Programı izlemedim, dolaylı yollardan haberdar oldum, önünü sonunu, bağlamını araştırmadım diye… Mesele beni hiç alakadar etmiyor. Çünkü —Mazıcı’nın hayatı, elbette, olup bitenden fena halde etkilenmiştir ama— Türkiye’nin gidişatı açısından
Cumhurbaşkanlığı makamında oturan zat, darbe teşebbüsünü eniştesinden haber alıyor —en azından, dünyanın gözünün içine baka baka öyle söylüyor. Üniversiteleriniz, memlekette olup bitenlere dair dişe dokunur herhangi bir bilimsel çalışma yapmıyor. Profesörleriniz “iyi ama bu ülkenin bilime ihtiyacı yok mu” filan demeye çalışsanız, ağızlarını doldura doldura, sanki matah bir şey der edalarla “bilim evrenseldir” diyor. Şu
Bu, herhalde uzun bir metin olacak. Yeni bir şey söyleyebileceğimi düşünmüyorum, çünkü Türkiye’de pek yeni bir şey yok. “Ne diyorsun be, her gün onca beklenmedik şeyle karşılaşıyoruz” diyebilirsiniz. Ama bir açıdan bakınca, pek de öyle görünmüyor. Ben gençken, termodinamik dersinden geçer not almayı beceremeyen akranlarımın (ben de dâhil), minimum hevesi Türkiye’yi kurtarmaktı. Çoğumuzu dünyayı kurtarmaktan
KÇ: Nereden çıktı bu acil toplantı? İşimiz gücümüz var. Arjantin belini doğrultmaya başladı gibi, gidip nelerini çalabiliriz diye bakacağız. Filipinler operasyonu için de hazırlıkları tamamlayamadık daha. ÜA: Şey… Uzun sürmez. Şu Türkiye için… KÇ: Ne? Yine mi Türkiye? Asla olmaz. Geçen sefer söylemiştik. “Bu son” demiştik. Asla olmaz. ÜA: Biliyoruz, biliyoruz. Haklısınız da… Ama işte…
Günlerdir 15 Temmuz gecesi gerçekleşen şeyin bir üst akıl, bir küresel çete —yani gücüne güç yetiştiremeyeceğim herhangi bir özne— tarafından yapılmış olmadığını, bir tiyatro olmadığını iddia etmeye çalışıyorum. Şimdi itiraf ediyorum, yanılmışım (!). 15 Temmuz gecesi yaşadığımız şey, bilhassa başarısız olmak üzere baştan tasarlanmış bir tiyatro olmalı. Neden fikir değiştirdim? Öğrendim ki, Erdoğan’ı teşebbüsten haberdar
Başımıza bir şey geldi. Geçti. Ama başımıza gelip geçmiş olanla başlayan yeni bir süreç var. Cadı avından, on binlerce memurun derdest edilmesinden söz etmiyorum. Sözünü ettiğim şey, topluma enjekte edilen, edilmekte olan şey. Önce kitleler sokağa çıkarıldı. Demiştim, bence darbe teşebbüsünü akim bırakmak için pek de lüzum yoktu. Erdoğan kendisini ancak bu şekilde emniyette hissedebileceğinden
1970’lerde, Mülkiyeli Temel yaz tatili için memleketine gitmiş. Bahçede uğraşan babasıyla hasret gidermek için çitin üzerine tünemiş. Oradan buradan konuşurken babası, “ula Temel sana Dursun’un karıyı alalım” demiş. Temel şaşırmış, “ne diyorsun baba, Dursun beni öldürür” deyince, babası çapalamaya ara verip başını kaldırmış. “Bizim oğlan Ankara’ya gideli aklı bir tuhaf” gibilerden bakmış Temel’in yüzüne, “ya