Zırvayı tevil etmeye çalışan “yandaş”ların hali acı veriyor. Ne de olsa kendi türüne mensup birilerinin bu hale düşmesini insanın içi kaldırmıyor. Vaktinde, bin yıl sürecek düzenler tesis ettiklerini iddia eden, kudretten başı dönmüş paşaların zırvalıklarını tevil etmeye uğraşan Ertuğrul Özkökler ve saire için de benzer şeyleri hissetmiştim. Cümlelerin nesneleri değişiyor ama cümleler baki kalıyor bu
Erdoğan Gül’ün önünü kesip şapkadan Davutoğlu’nu çıkarırken ne tür hesaplar yaptı, tahmin etmek güç değil. Hiçbir şeyi nezaketle, incelikle yapmadı. Kaba bir güç gösterisinden ibaret bir süreçti, daha önceki bütün operasyonlar gibi. Kendisini bir siyaset dehası zannediyordur ve etrafındakiler de ona bir siyaset dehası muamelesi yapıyordur ama gücü nobranca, fütursuzca kullanmaktan başka bir şey bilmiyor.
2002’de AKP, 28 Şubat kalıntılarına karşı bir referandumun tarafıydı. Kimin kazandığı görüldü. 2007’de Gül’ün Cumhurbaşkanlığına mani olan odaklar ile AKP arasında bir referanduma sürüklendi memleket. Kimin kazandığını gördük. 2011’de, daha önceki bütün şeytanları muğlak CHP zihniyeti olarak paketleyip kendisini yine bir referandumun tarafı yaptı AKP. Rakipleri bu oyunu da bozamadı ve kimin kazandığını gördük. Son
İstanbul Üniversitesine Rektör ataması yapılacak ve üniversiteler yine gündeme geldi. Yine bir yığın manasız tartışmaları tekrarlayacağız. Rektör atama sistemimizde yanlış olan çok şey var. YÖK’ün, ilk altı sıradaki adayları değerlendirme yetkisine sahip kılınması, mülakatlar filan, atanacak Rektöre daha başta boyun eğdirmeyi garanti altına alıyor mesela. Rektör daha atanmadan boyun eğmiş oluyor, amenna. Cumhurbaşkanlığı makamında oturan
Yılmaz Özdil hoş bir yazı yazmış. Avustralyalıların İngiliz ordusuna gönüllü yazılması için nasıl bir komplo düzenlendiğini anlattıktan sonra, “istihbarat servisleri, kindar bir imam ve yalancı medya bir araya gelirse korkun, bir millet felakete sürüklenebilir” diyor. Söylediklerine katılıyorum da, söylemediği bir şey var: O dönemde Avustralya’da yaşayanlar için çocuklarını —adını bile doğru dürüst telaffuz edemeyecekleri— Çanakkale’ye
Biz çocukken, sokak aralarında boş arsalar vardı. O arsalarda top oynardık. Akranlarımın babaları, çocuklarının top oynamasına kızarlardı. Benim babam ise “hep ders çalışmak olmaz, spor da lazım” der, bizi sokağa çıkarır, bizimle top oynardı. Kardeşlerim iyi top oynuyorlardı ama ben beceremiyordum. Kardeş ve baba kotasından sahada hep bir yerim oluyordu ama… Katlanılıyordum işte, o kadar.
Bu bloga, geçen yılki Fenerbahçe-Galatasaray maçından hemen önce başlamıştım ve “memlekette ne kadar futbol varsa o kadar politika var” demiştim. Futbol olmadığına delil olarak da, oynanacak Fenerbahçe-Galatasaray derbisini göstermiş, maçta futboldan başka her şeyin olacağını ama futbol olmayacağını iddia etmiştim. Taraflar beni yanıltmamışlardı. Dün gündüz, maçtan önce, politik bazı şahsiyetlerle memleket ahvalini tartışırken, benzer şeyleri
Adam Curtis, Bitter Lake isimli yeni bir dokümanter çekti. Dokümantere 25 Ocak’tan itibaren BBC iPlayer’dan erişilebiliyor. Filmin BBC kanallarından birinden yayınlanmayıp iPlayer’dan sunulmasını manidar bulanlar oldu —filmin anlattığı gerçekler kitlelere göre bulunmuyor, sadece İnternet çocukları için uygun bulunuyor denerek. Başkaları, Curtis’in filmi kasten uzun tuttuğunu, bölmediğini, böylelikle broadcasting imkânlarını kendisinin baltaladığını öne sürdüler. Filan. Filmin
Rivayet odur ki, bir gün Hazım Körmükçü’ye sormuşlar, “üstad, nasıl oluyor da kimsenin beceremediğini beceriyorsun” diye. “Başkaları,” demiş, “bir oyuncu adayının neyi yapamayacağına bakarlar, ben neyi yapabileceğine bakarım.” Dün gece Liverpool-Beşiktaş maçı vardı. Bana kalırsa 20-45 dakikaları arası hariç, berbat bir maçtı. Üzerinde konuşulmaya değecek bir şey değildi yani. Ama konuşuluyor. Oyuncularının neyi yapamayacağını çok
Aşağıdakileri okurken Özgecan vakasını aklınızdan çıkarın. Neyin suç olduğu konusundaki kanaatler, zaman içinde değişti. Farkındasınız değil mi? Üç yüzyıl içinde değişti ama sadece o kadar değil. Muhtemelen sizin hayatınız boyunca da değişti. Mesele şu: Neyin suç olduğu konusundaki kanaatler değişip, nihayet doğru bir noktaya ulaşmış değiliz. Kanaatler hâlâ değişmekteler ve biz toprak olduktan sonra da