Tayfun bir gün, bir sohbet sırasında, “erozyona laf söylüyorlar ama erozyon olmasaydı, binlerce yıldır ekip biçtiğimiz alüvyon ovaları olmayacaktı” deyiverdi. Fena yakalanmıştım. *** Bir. Tayfun bu lafı ederken, yıllardır söyleyegeldiğim şeyleri teyit eden bir misal olarak söylemişti. Ama ben yıllarca, tabiatın küçük farkları büyüttüğünü, İkinci Kanuna inat soğuktan alıp sıcağa, alçaktan alıp yükseğe, yoksuldan alıp
Bilmiyorum, bundan önceki Yunanistan seçimlerinden herhangi biri dünya gündeminde, şu son seçimler kadar yer işgal etti mi. SYRIZA’nın zaferi, benim akranlarımın önemli bir bölümünü çok heyecanlandırmış görünüyor. Üstelik sadece Türkiye’dekileri değil, dünyanın muhtelif ülkelerindekileri de… Sol kelimesiyle içleri kıpır kıpır olanlardan söz ediyorum. Sol kelimesini duyunca tüyleri diken diken olanlar, zaten, seçimlerden önce, SYRIZA’nın kazanacağı
Yeğenim uyardı, öğrendim: Kıyamet Saati önceki gün yeniden ayarlanmış. Kıyamete beş varmış, üç dakika kalmış. Hayırlı olsun. Benim gençliğim nüfus kıyameti senaryolarıyla geçti. Sonra —Kıyamet Saati diye bir şeyin icat edilmesine de sebep olan— nükleer kıyamet senaryoları öne çıktı. Sonra ozon tabakasının delinmesi ve iklim kıyameti… Derken, anladığım kadarıyla biyoteknolojik çalışmalar da kıyamet alametleri arasında
Videonun pause tuşuna bastığınızda görüntü donar. Ama olan sadece görüntünün donması değil. Aynı zamanda ses kaybolur. Ses donmaz, kaybolur. Çünkü donmuş bir görüntü mümkün ama donmuş bir ses değil. McLuhan, doğudan batıya doğru yol aldıkça sesin ehemmiyetinin azaldığını iddia etmişti. Doğu-Batı tasnifini sevmiyorum, çünkü aşırı tüketildi. Değer yargılarıyla aşırı yüklendi. Ama McLuhan’ın yaptığı gibi tespitleri
Bildik fıkra ya… Bir mecliste, Hoca Nasreddin’e, “haydi bize saz çal da eğlenelim” demişler. Hoca saz çalmayı bilmediğini itiraf etmek istememiş, almış sazı eline, sol elinin parmaklarıyla bir perdeye basmış, diğer eliyle de tellere vurmaya başlamış. Gülüşerek, “Hoca, başkaları sol ellerini perdelerde gezdirir” demişler. Hoca cevabı yapıştırmış: “Onlar benim bulduğum perdeyi arıyor.” 1. Memlekette sesi
Galatasaray’ın Başkanı “Fenerbahçe’yi de Galatasaray kurdu” demiş. Fenerbahçe cephesinden bu iğnelemeye cevap vermek, Mahmut Uslu adlı şahsa düşmüş. Eh ona düşünce neler olabileceği az çok belli, daha önce yaptıklarından biliyoruz. Mevzu beni neden alakadar ediyor? Şundan: Uslu’nun ettiği laf “Cavcavlaşmayın” olmuş. Cavcav bildiğimiz adam. Öyle çok da makbul biri sayılmayabilir. Ama mesela Mahmut Uslu’nun (veya
Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın karşılanması sırasında sahnelenen soytarılığı biliyorsunuz (http://i.imgur.com/qGUABtm.png). Anlaşıldığı kadarıyla, bundan böyle devam da edecekmiş. Hobsbawm yaşasaydı, “aha işte, icat edilen bir gelenek daha” derdi herhalde. Geleneği icat etmek yeni —yani modern— bir terim. Hobsbawm, Rangers’la birlikte yazdığı 1983 tarihli bir kitapla bu terimi bize hediye etmişti. Terim yeni olsa da, olgu
Sadece yapılmasa kimsenin bir şey kaybetmeyeceği işleri yapıp durmakla kalmıyoruz, yapılmaması hiç de elzem olmayan tercihleri de yapıyor ve dayatıyoruz. Mevlana ve Hacı Bektaş bugün yaşasalardı, emin olun, “ya Hacı Bektaş veya Mevlana” dayatmasına maruz kalacaktı Muhammed ümmeti. Belki onların yaşadığı vakit de öyleydi. Bilemem. İnsanlar ikisinden birini seçmek zorunda hissetmişlerdi belki kendilerini, ve belki
Aşağıdaki linkte, bir meslektaşımın benimle paylaştığı bir yazı var. Otomasyonun yol açtığı işsizliğin sebep olduğu mana kaybına, Amerikanca işaret ediyor. https://kevingue.wordpress.com/2015/01/05/logistics-automation-and-us/ Amerikanca, yani bir Amerikalı için mana neyse öyle… Ama ilaveten Amerikanca, çünkü otomasyonun yol açtığı kayıpların telafisinin de, bu işi iş edinmiş birileri olmazsa mümkün olmayacağını ima ediyor. Ben öyle düşünmüyorum. İş dediğimiz şeye
Rivayete göre, adam çaldığı koçu, duyduğu pişmanlıkla, Hacı Bektaş dergâhına bağışlamak ister. Hacı Bektaş bağış isteğinden haberdar olur ve müritlerine bağışı kabul etmemelerini buyurur. Adam bunun üzerine aynı koçu Mevlevi dergâhına götürür. Koç kabul edilir. İki farklı yerde iki farklı davranışla karşılaşan adamın kafası karışır. Bir köşede düşünceli düşünceli otururken Mevlana onu görür. “Anlaşılmayacak şey