Dün CHP’nin “yapısal özellikleri”nin mevcut haline nasıl yansıdığını analiz ederken, “planlama” şehvetlerine vurgu yaptım. “Planlama manasızdır” manası çıkmasın. Planlama elbette lazım, sahaya çıkarken bir oyun planınızın olması gerekir ama… Diyelim oyun planını yaparken, rakip sağ bekin ileri çıkacağını, onun boşalttığı alana orta sahadan filancayı sokmayı hesapladınız ve… Rakip sağ bek çıkmadı. N’olcak şimdi? Tanıdığım neredeyse
Bir başka vaka analizi olarak CHP’nin serencamına bakalım. Önce yakın tarihi hatırlayalım. İnce CHP adayı olarak ilan edildiğinde, etrafımdaki CHP’lilere, “CHP bu seçimde 20’yi geçemez, İnce CHP’den 7 puan fazla alır, seçimden sonra da partinin tapusunu ister” dedim. “Ben bu işi biliyorsam,” diye ilave ettim, “o arada bir üçüncü aktör aradan çıkar ve partiyi alır,
Aydınlanma aklını teşhis ve ihbar etme hususundaki ilk vaka analizimiz, dünkü İsveçli aktivist kız olsun. Duymuşsunuzdur muhtemelen, Göteborg-İstanbul seferini yapacak THY uçağına, sınır dışı edilen bir Afgan mülteci bindirilmiş. Bunu haber alan bir genç kız, uçağa bilet almış ve binmiş. Ama yerine oturmamış. Sivil havacılık kuralları icabı, bütün yolcular yerlerine oturmadan uçak kalkamıyormuş. Kız uçağın
Savulun, Aydınlanma aklı deyip durduğum şeyi tarif etmeye başlayacağım. Şaka… Onu, efradını cami ağyarını mani bir biçimde tarif edebilmek için çok uğraştım. Beceremedim. Şimdi de becerebileceğimi zannetmiyorum. Ama görünce teşhis ve ihbar edilmesi için uygun bir robot resmini çıkarmaya çalışacağım. Aydınlanma aklı dediğim şey, (a) dünyanın nasıllığı hakkında bir dizi varsayım, (b) dünyanın nasıl olması
Reyya Advan’ın dün işaret ettiğim yazısında, başrolde olan kaynak tahsisi değildi. Neydi? Fiyat. Ama kaynak tahsisinin görünmez bir el tarafından gerçekleşmesi ile fiyatın karşılıklı mutabakat içinde belirlenmesi, bir madalyonun iki yüzü gibi. Biri yoksa öbürü de yok. Zaten Advan’ın yazısında “açıkça” görünmese de, Burberry gibi firmaların, kıt kaynakları şımarık zenginlerin kaprisleri için tahsis ettiklerini ve…
Reyya Advan da, kim bilir kaçıncı defa, kapitalizmi suçüstü yakalamış (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/22/kapitalizmin-yanan-urunleri/). Yazının girişinden anlıyoruz ki, dünyada en az üç tür insan var: (a) kendisi için “vav, 3500 liralık kot giyiyor” denmesini içine sindiremeyecek Reyya Advan, (b) 3500 lirayı bir kota ödeyemeyecek ama 10 dolara edinirse aynı kotu, sanki 3500 lira ödemiş gibi zevkle giyecek arkadaşları
1989 yılında Anadolu Üniversitesinde Bilgisayar Destekli Eğitim Birimini kurdum. Çok geçmeden MEB bir pilot proje başlattı ve muhtelif donanım firmalarıyla anlaştı. O donanım firmaları, öğretici yazılımı ürettirmekten de mesuldü ve IBM bizimle anlaştı. IBM’in hissesine düşen öğretici yazılımları biz yaptık. İki dersin yazılımlarının üretimi mukabili, Üniversite şirketleri, IBM’den, yanlış hatırlamıyorsam bir milyon dolara yakın bir
Aslında neler, neler yazmak istiyor gönül. Ama… “Ama”sı var işte. Geçen gün, bir cenaze evinde, akranım sayılabilecek, ODTÜ mezunu, hayatının önemli bir bölümünü —galiba— Fransa’da yaşamış, her şeyi bilen bir hanımefendi ile tanıştım. Kendisinden ziyadesiyle istifade edememiş olmam, tamamen benim kabahatim. Yoksa o, yetmişlerden kalmış lügatiyle beni ve etrafımızdaki herkesi aydınlatmaya, ben “bunları biliyorum” edasıyla
Huricihan İslamoğlu, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Köylü adlı kitabında, yanlış hatırlamıyorsam Çorum bölgesinin nüfus ve vergi kayıtlarından yola çıkarak, Osmanlı’nın gerilemeye başladığı, herhangi bir askeri başarının yaşanmadığı dönemlerde bile ekonominin dinamik bir karakteri olduğunu iddia etmişti. Yaygın bir varsayıma karşı bir itirazdı yaptığı —ve kendisi de pekala farkındaydı yaptığının ne manaya geldiğinin— çünkü (a) Osmanlı
Evvela Dünya Kupası finali öncesinde şaşırdım. Neredeyse “dünyanın dört bir yanında”, Fransa’ya karşı Hırvatistan’ı tutanların yaygın ortak paydası, Fransa kadrosunun “kozmopolit”liğine karşı, Hırvatistan kadrosunun etnik açıdan “homojen” olduğunun düşünülmesi idi. (Kendi hesabıma başlangıçta ben de Hırvatistan kazansın istiyordum ama motivasyonum bambaşkaydı, “Grabar-Kitaroviç üzüleceğine, Macron üzülsün” diye düşünüyordum.) Etnik olarak homojen bir Türkiye hayali kuranların mesela,